Jack London'un elimde bulunan son kitabını da bitirmiş bulunmaktayım. Beyaz Diş'in arkasından okumak benim tercihimdi. Zaten daha önce okumuştum bu sefer seriyi tamamlamak için okudum ama iyi ki okumuşum. Çünkü London'ın eserlerini arka arkaya okumak, onun düşünce ve yazım tarzını daha da anlamamı sağladı. Beslendiği kaynakları, hangi konuları tercih ettiği, yazım serüveninin gelişimi ve daha birçok konuda yeterli tecrübeye sahip oldum.
Öncelikle Martin Eden'i okumak ve London'un hayatından izler öğrenmek bu diğer kitapları yorumlamamı da kolaylaştırdı. Bildiğimiz üzere London bir denizciydi ve hayatının bir döneminde kuzeye, Kanada'ya, gitti ve orada onu etkileyen deneyimler yaşadı. Bu deneyimleri Bir Kuzey Macerası, Ateş Yakmak, Beyaz Diş, Vahşetin Çağrısı gibi eserlerinde fazlasıyla görüyoruz. Çünkü bir insan orada bulunmadan, orada böyle şeyler görmeden ya da yaşamadan bu eserleri yazamaz kanaatimce. Yoksa bir yazar neden sürekli kuzey toprakları, kurtlar ve köpekler, altın madenleri ve bu madenler için gelen bir sürü maceracı gibi unsurları eserlerinde kullanır ki. İşte bu sebeple, London'un hayatında derin bir etkisi var. Onun köpekler ve kurtlarla olan gerçek yaşamdaki ilişkisini öğrenmek isterdim. Çünkü bu kitaplarda derin bir hayvan sevgisi var. Bunu hissedebiliyorsunuz.
Beyaz Diş ve Vahşetin Çağrısı, neredeyse birbirlerinin zıttı gibi. Beyaz Diş, vahşi doğanın bir parçası olan bir kurt olarak hayata gelir; Buck ise güney topraklarında evcil bir köpek olarak.
Beyaz Diş, kısa bir süre sonra vahşi hayattan insanların güdümüne girmeye başlarken; Buck ise tam tersi olarak yavaş yavaş insanların güdümünden çıkmaya başlar.
Bütün bu ters kurguya rağmen gelişme kısmında benzer noktalar dikkatimizi çekiyor. Beyaz Diş, insanların elinde türlü eziyetlere katlanıyor.