"Çünkü sadece uçarı, oyuncu , hafif olanı seversin sen, bir kedere müdahale etmekten korkarsın. Harcamak istersin kendini, herkese, dünya aleme verirsin ama kurban istemezsin"
"Birine bağlanmak istemiyordum, her an senin için serbest kalmak istiyordum."
Stefan Zweig’ın bu sarsıcı eserini okurken hissedilen o ilk şok dalgası, aslında modern insanın mantık çerçevesiyle duyguların sınırsızlığı arasındaki çatışmanın bir özetidir. İlk bakışta, "Bu kadın delirmiş mi?" diye sormadan edemiyor insan; tek bir görüşte başlayan, bir ömür süren ve hiçbir karşılık beklemeden devam eden bu saplantı, rasyonel bir zihin için kabul edilmesi güç bir durum. Ancak satırlar derinleştikçe anlıyoruz ki kadının yaşadığı, fiziksel bir şiddet veya somut bir felaket içermese de, aslında "görülmemenin" yarattığı o en ağır yaşam travmasıdır.
Kendi varlığını bir başkasının yokluğunda eritecek kadar büyük bir tutku, dışarıdan bir "akıl tutulması" gibi görünse de, aslında kalbin en çıplak halini temsil eder. Çünkü sevmek, mantıklı bir zemine oturtulabilen veya üzerinde stratejik planlar yapılabilen bir eylem değildir. Sevgi; ansızın, kontrolsüzce ve bazen de en yıkıcı haliyle ruhun savunmasız bir anında içeri sızar. Kadının bu sessiz ve derinden ilerleyen trajedisi bize şunu fısıldar: Sevmek bazen sadece mutluluk değil, bir insanın kendi içinde kurduğu, dış dünyaya kapalı ve tek kişilik bir dünyadır. Sonuçta dünya ne kadar rasyonel dönerse dönsün, en derin hikayeler her zaman plan yapamadan, hesapsızca sevenlerin trajedisinden doğar.
en güzel günlerimin
üç mel'un adamı var:
ben sokakta rastlasam bile tanımayım diye
en güzel günlerimin bu üç mel'un adamını
yer yer tırnaklarımla kazıdım
hatıralarımın camını..
en güzel günlerimin
üç mel'un adamı var:
biri sensin,
biri o,
biri ötekisi..
düşmanımdır ikisi..
sana gelince...
yazıyorsun..
okuyorum..
kanlı bıçaklı düşmanım bile olsa,
insanın
bu rütbe alçalabilmesinden korkuyorum..
ne yazık!..
ne kadar
beraber geçmiş günlerimiz var;
senin
ve benim
en güzel günlerimiz..
kalbimin kanıyla götüreceğim