Kentin inandığı tanrılara inanmadığını, yeni tanrılar icat ettiği ve gençleri yoldan çıkardığı için suçlanarak ölümle cezalandırılan Sokratesin kendisini savunmasını gelin hep birlikte Usta Gorki'nin felsefik yorumu ile inceleyelim.
Hiçbir şeyi bilmemek, çok şey bilmek midir?
Evet asıl cehalet de bu değil mi işte? İnsanın bilmediği hâlde bildiğini sanması. Bu, toplumun her tabakasında görülebilen, kibirle beslenen bir yanılgıdır. Sokrates, siyasetçileri, sanatçıları, zanaatkârları tek tek inceledi ve onların belli alanlarda bilgili olmalarına rağmen, her konuda bilgelik tasladıklarını gördü. Oysa gerçek bilgelik, hiçbir şey bilmediğini kabul etmekten geçer!
Sokrates, "Ruh ve Bedenin Çatışmasını" şu sözlerle açıklar:
"Ruh, beden içerisinde bir hapishanededir. Burada ruh, kendisini ancak bilgi ve erdem ile kurtarabilir. O halde bilge kişi, idealar dünyasına özlem duyan bir ruh taşıdığının şuurunda olarak, kendisini ölüme hazırlamış olmalıdır."
Sokrates’e göre, bu dünyadaki varlık sebebimiz, öteki dünyaya hazırlık yapmaktır. Sokrates'in İdealar dünyası düşüncesi, semavî dinlerdeki ahiret inancıyla büyük benzerlikler taşır. Hristiyanlık ve İslam felsefesini de derinden etkileyen bu görüş, mutlak gerçeği temsil eden "idea" kavramına dayanır.
Sokrates’e göre karşıtlıklar, birbirini tanımlamak için vardır. "İyi"nin anlamı "kötü" olmadan tanımlanamaz. Bedenin ölümlü, ruhun ise ölümsüz olması da bu zıtlığın bir yansımasıdır. Bu bağlamda, ölüm korkulacak bir son değil, ruhun özgürlüğüne kavuşmasıdır.
Sokrates’e göre öğrenmek diye bir şey yoktur! Ruh, ezelden beri var olduğu için zaten tüm bilgiyi içinde taşır. İnsan, yeni bir şey öğrenmez; sadece zihninin derinliklerinde saklı olanları hatırlar. Bilgi öğrenilmez, anımsanır!
Birçok noktada Sokrates'e katılmıyorum.