Aşk denilen şey meğer ne şiddetli bir ruh fırtınasıymış! Görmeden sevilen bir güzelin sevgisi böyle aklı çileden çıkaracak dereceyi bulursa karşılıklı ateş alanların hali acaba ne derece yakıcı olacak? Sevilen bir hayal insanı bu hale getiriyor, bir gerçeğin yakışına yürek nasıl dayanacak?
Okurken arada kahkahalara boğuldum diyebilirim. O dönemin insanını, bilim ve teknikten geri kalmışlığı insan bu kadar komik anlatabilir. O zamanlarda kadının eğitimden yolsunluğunu, insanlar arasındaki ilişkileri, o dönemin cahil ama bi o kadar da saf toplumunu en iyi biçimde yansıtmış.
En başta İrfan Bey'in kadınlara karşı olan nefretini haklı bulmuştum. Ama Feriha ile tanıştıktan sonra her kadının da aynı olmadığını anlaması çok iyi oldu. Kapıya Feriha'nın çıkması en başından anlaşılmıştı aslında ama İrfan Feriha'ya olan saf aşkından neler olup bittiğini kavrayamadı. Kendimi en son "Anla artık!" derken bulmuştum. Feriha karakterine ba-yıl-dım! Kıvrak zekasıyla tam kendine göre birisini bulmuş oldu ve mutlu sona kavuştu.
Bu dünyada her şey ne bayağı, ne beyhude, ne kirliydi!.. Bu dünyada güzellik bir hayal, sezgi bir efsane, asalet ve zarafet, insanin üstünde hafif bir cilaydı.
Romanın dilinde fazlaca yabancı kelimeler vardı ama bu romanı anlaşılamayacak bir yöne sokmamış, gerektiğinde parantez içinde anlamı verilmiş ya da alta not düşülmüş.
Seniha'nın bu fevri tavırları hiç hoşuma gitmedi. Özgür yaşamak için kalp kırmak gerekmezdi. En sonu yarım kalmış gibi geldi. Hakkı Celis'in aşkına cevap bulamayıp, sonrasında vatan aşkına tutulup şehit olması çok güzeldi.
Faik Bey ise dalga geçtiği aşk konularından kendisi de nasiplendi ve bu ona çok güzel bir ders oldu. Bu romanda en acıdığım karakter ise Naim Efendi idi. Yazık, torununun kahrından yataklara düştü, acınacak hale geldi. Seniha bir kere kapısına gitseydi, bütün yaptıklarının hepsini Naim Efendi affedecekti.