Foucault üniversiteleri de kışla ve hapishane gibi “panoptik” bütünsellik içinde yorumlamıştır. Fakat teslim etmemiz gerekiyor ki kendisi de iki bilgi dalında yetkin uzman nitelikleri taşıyordu. Bunlar tarih ve felsefe alanlarıydı. Bu yüzden (profesyonel) tarihçiler çoğu kez onu filozof, filozoflar da tarihçi saymışlardır.
Gerçekten de Foucault’nun aktardığı tarihi vesikalarda sergilenen korkunç ve sistematik işkenceler Batı resmi tarihinin çoğu kez bilinçaltına attığı ya da ihtimamla gizlediği olgular arasında değil midir?
Foucault’nun eserleri, özellikle de Sözcükler ve Şeyler yoğun bir şekilde felsefi ön-kabullerle doluydu. Düşünürümüz sık sık ifade ettiği gibi, Ortodoks Marksizm'den uzaklaştıktan sonra Heidegger, özellikle de
Nietzsche’nin felsefesinde dayanaklar aramıştı. “Özneyi reddediyor, “söylem” biçiminde ortaya çıkan farklı şekiller ve farklı statülerdeki “Yapı'ları ortaya çıkarmaya çalışıyordu.
Foucault, aslında kolektif bir bilinçaltı gibi çalışan (‘canlı\ ‘dil’, ‘üretim alanı’) “yapıları konu edinen “insan bilimleri” ne dayanarak, Allah’tan sonra insanın da ölümünü ilan ediyordu.