Bir trompetçi peyda oluyor.
Bir iki üfledikten sonra masa masa dolaşıp kafe müşterilerine kağıt bir bardak tutuyor. Trompetçinin hem trompet çalmayı bilmediğini hem de aslında trompet çalmak yerine dilenmek istediğini o kadar çabuk göstermesi beni hayrete düşürüyor. Çok az çalmasına rağmen müşterilerin adama oldukça iyi para vermesine şaşırıyorum.
Hani o yerlere yolu düşen bir yabancının yüzüne nasıl bel bel bakarlarsa yine öyle yabani bir sokulganlıkla bakıyorlardı gökyüzüne: Ne olur ver! Oysa başlarını her yukarı kaldırdıklarında küslüğün yüzünü görüyorlardı– düpedüz mavi atlastan bir küslük serilmişti üstlerine. Küslük, kayaların altındaki nemi bile buharlaştırıp içine almıştı.
Beyaz yılanın boynunu vurduğunda avlunun girişine iki damla kan sızdı, o kanın izi bir daha çıkmadı taşlıktan. Bu iz, biraz da yılanın kinciliğinden, bu dünyaya küslüğü bırakacak kadar alacaklı olduğundandı.
Tat diye bilinenin nasıl da yanıltıcı olduğunu, açlığın kendi betimlemesini yaparak bir solucanla bir ardıç tohumu arasında hiçbir fark gözetmediğini, ama buna karşın herkesi, hepimizi bir sevmediğini anladım.