“Bir savaş alanında kiminle olmayı tercih ederdiniz? Daha önce sıkıntılı bir durum yaşamış ve kendini nasıl koruyacağını bilen birisiyle mi yoksa daha önce hiçbir şey için savaşmamış biriyle mi?"
Matt Haig'in Gece Yarısı Kütüphanesi beni yıllar sonra bile unutamayacağım kadar etkilemişti. Belki de o dönemde kendi hayatımı, verdiğim kararları ve "Acaba farklı seçimler yapsaydım nasıl bir hayatım olurdu?" sorusunu sık sık düşündüğüm için kitapla aramda çok güçlü bir bağ kurulmuştu.
Bu yüzden Gece Yarısı Treni'ne büyük bir heyecan ve yüksek bir beklentiyle başladım. Sanırım benim için tek sorun da buydu.
Öncelikle şunu söylemeliyim ki bu kötü bir kitap değil. Aksine, çok değerli bir mesajı var. Yaşarken fark edemediklerimizi, hırslarımız uğruna ihmal ettiğimiz insanları, ertelediğimiz sevgileri ve kaçırdığımız anları düşündürüyor. Wilbur'un hayatına dönüp baktığı yolculuk boyunca ben de zaman zaman kendi hayatıma dönüp baktım.
Ancak Gece Yarısı Kütüphanesi'nin bende yarattığı etkiyi bu kitapta bulamadım. Hikâye yer yer yavaş ilerledi, bazı bölümlerde olayların biraz daha hızlanmasını bekledim. Okurken sıkıldığım anlar da oldu. Bu nedenle kitapla duygusal bağ kurmam beklediğim kadar güçlü olmadı.
Yine de kitap bittiğinde aklımda kalan şey şu oldu: Hayat bazen sadece büyük başarıları kovalamaktan ibaret değil. O başarı yolunda yürürken yanımızdaki insanları, sevgiyi ve yaşadığımız anları da görebilmek gerekiyor.
Benim için Gece Yarısı Kütüphanesi yerini tutamadı ama yine de düşündüren, farkındalık yaratan ve okuduktan sonra insanı kendi hayatını sorgulamaya iten bir kitaptı.
Belki de bazı kitaplar doğru zamanda karşımıza çıktığında daha derin izler bırakıyor...
Gece Yarısı Treni