Ahmed Naim'in ne büyük bir mütercim olduğunu en belirgin çizgiler halinde ortaya koyan ve tam bir İslam âlimi olarak "muhaddis" mevkiine yükselten asıl eserinin Buhârî Tercümesi olduğunu biliyoruz. İslam bilginlerinin Kur'an-ı Kerim'den sonra en önemli kitap diye nitelendirdiği bu hadis külliyatına yazdığı arîz ve amîk mukaddime ile sahasında ne kadar derin ve ihtisas sahibi bir âlim olduğunu olanca vukufiyeti ile ortaya koydu. Kütüb-i Sitte denilen altı büyük Hadis kitabının ilkini teşkil eden Sahib-i Buhârî'ye yaklaşık beş yüz sayfalık önsöz ilave etti ve Hadis metodolojisini efrâdını câmi, ağyârını mâni bir şekilde izah etti. Hadis ilmiyle meşgul olmaya başlar başlamaz asıl şahsiyetini bulan ve daha önceki zamanlarına acıyan Babanzade Ahmed Naim Bey, Buhâri'yi tercüme ederken yepyeni bir metod ortaya koydu. Asıl hadis metinlerinin dışına çıkmadan kelime tercümeleri yaptı. Ancak, tercümenin daha iyi anlaşılmasını sağlamak için, ilave ettiği sözleri parantez içinde gösterdi. Belirtmek gerek ki, eklenen bu kelimeleri ve cümleleri okumasanız da mânâ anlaşılır. Bu titizliğin sebebi Allah Resulü'nün sözlerini olduğu gibi vermekti. Ayrıca bu metod, Arapça öğrenmek isteyenler için de faydalı oluyordu. Kendisinden sonra Buhârî'yi tercüme etmeye devam eden Prof. Kâmil Miras'a da bu yöntem miras kaldı, o da aynı yoldan yürüdü.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Babanzâde Ahmed Naim, Mehmed Âkif'in "Ashab"dan sonra en sevdiği zattı. Ve bu büyük sevgi bir hayat boyunca devam etti. O kadar ki, ahiret yolculuğuna bile beraber çıktılar, Edirnekapı Mezarlığı'nda yan yana mahşer sabahını beklemeye koyuldular. Babanzâde'yle Âkif, her gün birbirlerine muhtaç olacak kadar dosttular. Kendisine kırk sene hürmet ettiği Babanzâde vefat ettiği zaman Âkif merhum hüngür hüngür ağladı ve, "Sanki evim, barkım yıkıldı, ben de altında kaldım." diyecek kadar üzüntü duydu.
Ziya Gökalp Bey de Divân-ı Lugati't-Türk'e kulaktan âşık olmuştu. Adı söylenince Leyla'sının adını duymuş zavallı Kays gibi âh çekiyordu. Kitabı duyduktan sonra kitabı görmek için yaptığı teşebbüslerin fayda etmediğini görünce bir gün bana geldi. Aramızda şöyle bir konuşma geçti, "Bahtiyar Rıfat, sen bu kitabı hem gördün, hem okudun değil mi?"
"Evet, gördüm de, okudum da."
"Rıfat, ben sevda bilmezdim. Fakat bu kitaba tutuldum. Görmek için ne yaptımsa olmadı, şu kadar var ki cezmettim. Bu kitabı hem almalı, hem neşretmeliyiz. Bu hazinenin anahtarı senin elindedir. Gel, bana yardım et. Şu kitabı kurtaralım. Bütün Türklere armağanımız olsun. Haydi bana çaresini söyle!"
Ali Emiri Efendi Osmanlı Hanedanı'na karşı son derece saygılıydı. Padişahlardan bahsederken isimlerinin baş tarafına mutlaka "Hazret" kelimesini yerleştirirdi. Bu özelliğiyle, meşhur vak'anüvislerimiz Hoca Saadeddin'i, Naima'yı, Peçevi'yi andırırdı. Hanedana olan bu bağlılığın etkisiyle padişahların hemen hemen bütün şiirlerini topladı; tuğralarını, divanlarını, okudukları kitapları teker teker tesbit etti. Hepsini büyük bir itinayla Millet Kütüphanesi'nin raflarına yerleştirdi. Cevahirü'l Mülük adlı eseri işte böyle ortaya çıktı.
Bu konuda büyük bir titizlik gösteren Ali Emiri Efendi, Birinci Dünya Harbi sırasında Sultan Reşad'a, "Yüce ecdadınızın eserlerinin toplandığı hazinede yeriniz açık bulunuyor." dedi ve kendisini bu açığı kapatmaya davet etti. Sultan Reşad da Çanakkale zaferini terennüm eden o meşhur gazelini işte böyle bir başvurudan sonra kaleme aldı.