Bu kaçamazlık duygusu her şeye hakimdi. Daha yakın zamanlara kadar kışlalarından dışarı çıkmayan ödlek akıncıların, şimdi, eskiden sadece asil donların yürümesine izin verilen sokakların ortasında, ellerinde baltalarıyla keyiflerince caka satmalarına baktığında bunu hissediyordu. Sokak şarkıcılarının, masalcıların, dansçıların ve cambazların şehirden sanki buhar olup uçmalarında bunu hissediyordu. Kasabalıların siyasi içerikli beyitler söylemeyi bırakmış olmalarında, son derece ciddileşmelerinde ve neyin devletin hayrına olacağını artık pek iyi biliyor görünmelerinde bunu hissediyordu. Limanın ansızın ve hiçbir açıklama yapılmaksızın kapatılmasında bunu hissediyordu. "Galeyana gelen halk" tarafından, nadir bulunan şeyler satan bütün dükkanların yağmalanmasında ve yakılmasında bunu hissediyordu. Şehrin süsü olan astrolojik gözlemevinin parlayan kulesinin, "kaza eseri yangın geçirip" şimdi mavi gökyüzüne çürük ve kara bir diş gibi yükseliyor olmasında bunu hissediyordu. Ve nihayet ihtiyar akbaba Vaga Çarkıfelek'in büyük bir ganimet kokusu alıp şehre yerleşmesinde de bunu hissediyordu... Sarayın içinde bir yerlerde, lüks dairelerde, gut illetine yakalanmış ve yirmi yıldır, dışarda olup bitenlerden korkusu yüzünden güneş yüzü görmeyen, tıpkı dedesi gibi ahmak bir kralın, en onurlu ve bencillikten en uzak insanların işkenceyle öldürülmesi için kıkırdayarak, birbiri ardınca fermanlar imzaladığı yerde, işte orada bir yerlerde, dev bir çıban çoktan olgunlaşmış, her an patlamayı bekliyordu...