''Erkekler ve kadınlar hayatlarını Dava'ya veriyordu; yeni doğan bebeklerin eskiden tanrıya adanması gibi onları şimdi de Dava'ya adıyorduk. Biz insanlığın sevdalılarıydık.''
Demir Ökçe... Halkın üzerindeki bir otomatik giyotin... Kölelikten hiçbir farkı olmayan işinden kafasını biraz olsun kaldırmaya yeltenen her işçinin, işini büyütmeye çalışan her orta sınıfın, düzen hakkında biraz olsun sorgulamalar yapmaya yeltenen her insanın hayatına son veren acımasız bir cellat... Sefalet içinde geçen yılların halkın içinde büyüttüğü dizginlenemez öfke ve intikam arzusu... Büyük bir inanç ve cesaretle yapılan bir başkaldırı... Sonrasıysa kan ve vahşet...
Amerikalı usta yazar Jack London'ın 1907 yılında yayımladığı bu eser distopya edebiyatının ilk örneği olarak kabul ediliyor. Romanda başkarakterimiz Ernest Everhard adında genç, enerjik, tutkulu ve gerek bilgisi gerekse hitabetiyle konuştuğu her ortamda insanları kendine hayran bırakan sosyalist bir adam. Biz ise kitabı kendini tam olarak bu hayranlığa teslim eden Avis Everhard'ın yani Ernest Everhard'ın karısının el yazmaları olarak okuyoruz.
Açıkçası sosyalist fikirlere hiç katılmasam da Ernst Everhard'ın bahsetmiş olduğum özelliklerine benim de net bir şekilde hayran olduğumu belirtmeliyim. Sosyoloji, ekonomi, biyoloji, felsefe gibi çok derin alanlarda fazlasıyla iyi bir bilgi birikimi ile tartıştığı her kapitalizm destekçisini adeta çaresiz bırakmasını büyük bir keyif ile okudum. Hele ki bu tartışmaları Jack London'ın o akıcı dilinden okumak bu keyfi ikiye katlıyor diyebilirim. Romanı ikiye bölecek olursak, ilk kısmı bu tartışmaların akıcılığı ile ikinci kısmı ise yaşanan olayların heyecanı ile sürüklenip gidiyor ve kendinizi bir anda kitabın son sayfasında buluyorsunuz.
Jack London'ın da bir sosyalist olduğunu