Acılar, ıstıraplar, kederler, terk edilişler, yalnızlıklar ve sessizlikler... Hayatın tüm silahlarıyla acımasızca üzerimize gelmesi. Bir tükeniş, bir kabulleniş anı için ruhumuzun başında amansızca nöbet bekleyen sonumuz; ölümün ta kendisi. Ve bazılarımızda ''Ateş Yakmak'' için gereken kıvılcım tanesi kadar bir umut; yaşama umudu! Her şeye rağmen yürüyebilmek, düştüğünde kalkabilmek, hayatta yaşamak adına nedenler bulabilmek ve bunlardan kendine güç edinebilmek, ölüme adeta rest çekmek... Bazılarımızın ise o sessiz tükenişi, kabullenişi ve yitip gidişleri...
Yaşam ve ölüm arasındaki o kısacık zamana üç muhteşem öykü sığdırmış
Jack London . Üçünün de hikaye örgüsü çok benzer. Yazarın bizzat kendisinin de yaşadığı o uçsuz bucaksız kuzey topraklarında hayatta kalmaya çalışan karakterlerimizin yaşamak adına verdikleri amansız mücadelelere tanık oluyoruz. Acımasız bir soğuk altında kilometrelerce süren bu maceralarda karakterlerin ayağa kalkmak ya da kalkmamak arasında gidip gelen psikolojilerinden kendi hayatımıza dair de birçok çıkarım yapabilmek mümkün.
Yaşamın kendisi de bir ''Ateş Yakmak'' değil midir? Her şeye rağmen şu dünyayı yaşanabilir kılan, yüreğimizin ortasına ufacık bir ateş konduran hayallerimiz, umutlarımız, tutkularımız değil de nedir?
Umutlarla, hayallerle, tutkularla, kitaplarla kalalım, ve o ateşi yakabilenlerden olalım.
''Erkekler ve kadınlar hayatlarını Dava'ya veriyordu; yeni doğan bebeklerin eskiden tanrıya adanması gibi onları şimdi de Dava'ya adıyorduk. Biz insanlığın