Kitabın ilk bölümünde ilgimi çeken şöyle bir pasajı paylaşmak istiyorum. "Hatta körlerin içinde yaşadığı karanlığın sonuçta sadece ışığın yokluğu anlamına geldiğini, körlük dediğimiz şeyin, varlıkların ve nesnelerin görünüşünü örtmekle sınırlı kalıp, onları bu kara perdenin ardında el değmemiş halde bırakan bir şey olduğunu da düşünmüştü zaman zaman. Şimdiyse, aksine, öylesine aydınlık, öylesine kesintisiz bir beyazlığın içine gömülmüştü ki, bu beyazlık sadece renkleri değil, nesneleri ve varlıkları da emmekle yetinmiyor, yutuyor, onları iki misli görünmez hale getiriyordu."
Bu pasaja birkaç yorum bırakacağım. Şöyle ki körlük denildiğinde akla gelen ilk renk siyahtır, karadır. Bu rengi temsil eden "karanlık" mefhumu da vardır ki çoğu zaman olumsuzluğu temsil eder. Nitekim tarih derslerinden aşina olduğumuz "karanlık çağ" da vardır. Burada karanlık çağ(orta çağ) görülemeyen, hakkında diğer çağlar kadar bilgi toplanılmayan, bilimsel ilerlemenin durduğu bir dönem olarak görülür. Yani olumsuzu ifade eder. "Yeni çağ" ise karanlığın tam tersine aydınlığı temsil eden bir çağdır. Bilimsel buluşların olduğu, önemli devrimlerin olduğu, aklın esas alındığı bir döneme tekabül eder. Yani bu da olumlu olanı temsil eder.
Alıntıladığım pasaj günümüz post-yeniçağ için enformasyon toplumu ve ağ toplumu için açıklanabilir bir şeydir. Şöyle ki, karanlığın olduğu yerde ışık aranır, aydınlığa ulaşmak için ve bu ışık uğraşlar sonucu açılan delikte kendini gösteriverir. Devamı aydınlığın habercisidir. Peki, her yerin tamamen aydınlık olduğu, her şeye erişimin kolay olduğu ve görüldüğü, izlendiği, takip edildiği bir yer hayal edin. Ettiniz değil mi? Ben de ettim çünkü şu an bu durumu yaşıyorum. Artık her şey göz önünde fakat farkında değiliz. Şayet gördüğümüzü fark edemiyorsak bundan daha