Papa bile endüljansla ihtiyacı olan günâhkârlara cennetten parsel parsel arsa satmıştı. Ama papazın biri bu koftiyi yutmamış ve Papa’ nın gazabını celp edecek şekilde, bir beyânnâme karalayıp bunu mabedinin kapısına çivilemişti. Bu yetmiyormuş gibi bir de, ilâhlarının sözlerini, kulağı olan işitsin, okuması olan söksün diye kendi lisânına tercüme ederek fitne çıkarmıştı. Daha da kötüsü, Papa’nın âlimleri Latince okurlarken, zamâne âlimler kitâpları fırlatıp atmış, rasathânelere, tabinlerin teşrîh odalarına ve laboratuvarlara girmeye başlamışlardı. Artık kitâplar değil, Tabîat’ın kendisi okunuyordu. Bu da elbette küfürdü.
Astlarını kollamak için Kumandan'la bile sert tartışmalara girdiği için, "Kral adam" denilen çavuşun adı da bu olmuştu. Kumandan ile arasındaki fark, diyapazonun saf ve kusursuz, ama karakterden yoksun tonu ile, aynı sesi armonikleri ile veren bir çalgının tınısı arasındaki gibiydi. Mektepli Kumandan matbaada basılmış bir kutsal kitap kadar sabit, alaylı Kral ise üstünde hesaplar yapılan bir karatahta kadar değişken ve her an yeniydi ve belki Ademoğlunun, olmayana ergi ile ere ere ermiş olmuş haliydi. Sanki biri ıstampa, diğeri kalemdi.