“Harese şudur evladım.Develere çöl gemileri derler bilirsin, bu mübarek hayvan üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürür de yürür; o kadar dayanıklıdır yani. Ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır. Gördükleri yerde o dikeni koparır cignemeye başlarlar. Keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya baslar. Tuzlu kanın tadı dikeninkiyle karşınca bu, devenin daha çok hosuna gider. Böylece yedikçe kanar, kanadikça yer, bir türlü kendi kanina doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve. Bunun adı haresedir. Demin de söyledim, hırs, ihtiras, haris gibi kelimeler buradan
gelir. Bütün Ortadogu'nun âdeti budur oğlum, tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz. Kendi kanının tadından sarhoş olur.”
“Beni alıp tekrar karnına soksan bile koruyamazsın artık anne!”
Bir kişinin içinde yaşadığı çaresizliği ve umut eksikliği ancak bu kadar çarpıcı anlatılabilirdi…
Modern kültüre malzeme olmuş, kafeteryalarda, sosyal medya mecralarında çok paylaşılması bana itici gelmişti. Önyargılarım ile başladığım bu kitaptan aldığım zevk ve dersler yadsınamaz şekilde değerli.
Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna kitabını bitirdiğimde içimi buruk bir cesaret kapladı. Toplumun baskıları altında ezilmiş ve sessizliğe bürünmüş Raif Efendi ile hayatı dilediği gibi yaşamaya çalışan Raif Beyin Kürk Mantolu Madonnası Maria Punder’in yaşadıkları bana hayattaki bir kaç sorgulamayı hatırlattı. Biz ne kadar kendimiz olabiliyoruz? Aşkımızı ve sevgimizi anlatmakta ve yaşamakta ne kadar cesuruz? Toplum içinde ezen mi, ezilen mi yoksa hayatın denge politikasında yaşayan bir bireyi miyiz? Biz bu eserde en çok kime yakınız? Maria Punder mi? Raif Efendi mi? Toplum mu? Raif Efendi’ye yakın hissettiği, acıdığı ve içinden gelen iyilikle hareket eden anlatım karekteri mi?
Belki nice efsaneler duyulmadan kaybolup gitti. Harbi yanımızda ki insanları ne kadar tanıyoruz? Biz kimiz?…
Kürk Mantolu Madonna