Y

Bir gönül inceligidir, bir insana degerli olduğunu hissettirmek.

Y

, bir kitap okudu
Puan vermedi·400 syf.··
8 günde okudu
·
2025 37. kitabı
Upton Sinclair
8.9/10 · 1.179 okunma
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
Puan vermedi·400 syf.··
2025 37. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 22 Temmuz 2025 22:06
Kitabı açtım, daha ilk sayfada bir et kokusu geldi burnuma… Dedim "aha kasaba geldik." Ama bildiğin kasap değil bu. Yani arka sokakta “kuzu pirzola var mı abla?” diye sorduğun kasapla karıştırma. Bu bildiğin endüstriyel kıyma fabrikası. Sadece hayvan değil, insan da öğütüyorlar. Baş karakter Jurgis’i tanıyorsun. Yeni dünya, göçmenlik, Amerikan rüyası falan derken adamın hayatı kısa sürede Amerikan kâbusuna dönüyor. Meğer sistem şöyle çalışıyormuş: Sabah işe giriyorsun, öğlen eziliyorsun, akşam da çıkışta tokatlanıyorsun. Sigorta yok, helallik yok, "alnının teri" yerlerde. Her şeyin standardı var bu mezbahada: Kıymanın, sucuğun, umutların… Hatta gözyaşının bile gramı belli. İşçiler yerlerde, patronlar gökdelenlerde. Alt katta dana, üst katta kapitalizm kesiliyor. Bir ara dedim ki “ben bunu okurken et yemeği nasıl yiyeceğim?” Ama sonra fark ettim ki, kitap sadece mideye değil, vicdana da dokunuyor. Upton Sinclair demiş ki: "Et yiyen adam, bu satırları da sindirsin." Yiyemedik be Upton. Midem kalktı, sinirim bozuldu. Finale doğru kitabı bırakıp tavana bakarken kendimi şu cümleyi kurarken buldum: > “Ben bu mezbahada çalışmadım ama ruhum orada öldü.” Sonuç: Bu kitap seni etin kaynağını sorgulatıyor. “Bu biftek nereden geldi?” sorusu bir yerden sonra “Benim hayatım nereye gidiyor?”’a dönüyor. Eğer sen de sistemin dilim dilim doğradığı insanlıkla yüzleşmek istiyorsan, al oku. Ama bir uyarı: Et yemeyi bırakabilirsin. İnsanlara da mesafeli yaklaşabilirsin. Kendine de.
Şikago MezbahalarıUpton Sinclair · Sel Yayıncılık · 20261,179 okunma
Puan vermedi·464 syf.··
2025 35. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 05 Temmuz 2025 10:44
Kitaba başlıyorsun, daha ilk cümlede hayat sorgulaması geliyor: > “Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü…” Yani özetle, ne olduğunu tam da kimse anlamamış ama herkesin başı belada. Bir yanda Fransız İhtilali, bir yanda cellatlar. Romantizm falan beklerken bir bakıyorsun, aşkın üzerine tarih kitapları yıkılıyor. Aşk var mı? Var. Ama öyle pembe kalpli değil; “sen mutlu ol yeter, ben gider asılırım” temalı. Sydney Carton… Yani adamı sevmemek mümkün değil. Gömlek yakası hep açık, kafası hep dumanlı. Ama kalbi full kapasite. Aşkını söylemeyip içe atan, sonra da “benim yerime o yaşasın” diyerek ortalığı dağıtan bir karakter. Yani modern zamanların “sessiz sevdalı loser”ı ama çok da onurlusu. Charles Darnay... Fransız ama “ben bu sınıf işlerinden yoruldum” deyip İngiltere’ye kaçmış. Kalbinin sesini dinlemiş ama giyotinin sesini duyamamış, geri dönünce işler karışıyor. Madame Defarge… Allahım bu nasıl bir teyze. Örgü örüyor ama bildiğin ölüm ilmekliyor. Mahallede bu kadının balkonuna top kaçsa, çocuklar topu bırakır eve döner. Dickens resmen demiş ki: “Tarihi yazmak yetmez, yaşatacağım.” Ve gerçekten yaşatıyor. Devrim geliyor, aşklar çatırdıyor, kimse yerinde durmuyor. Okurken içinden şu geçiyor: “Bu adam 1859’da yazmış ama bazı şeyler hâlâ değişmemiş.” Son söz: Okurken bir yandan tarihe daldım, bir yandan insan kalbine. Sonra kendime geldim: "Ne çok şey değişmiş… ama aslında hiç değişmemiş." İnsan insanın giyotini olmuş, aşk yine kendini feda etmiş.
İki Şehrin HikâyesiCharles Dickens · Can Yayınları · 202376,5bin okunma