Delice bir esriklikle koşturan, kapıları omuzlayan, ellerindeki baltaları savuran, damlara, pencerelere dinamit fırlatan gölgelere bakıyor. Evet birer gölge bunlar. Ama kim? Kimin gölgeleri? Onlar gibi kolları, bacakları, ve başları varken, aynı günlüj giysiler, aynı kasketler, pabuçlar içindeyken, onlar gibi şakalaşıp gülebilen, merhaba diyen, ekmeği, suyu, aşı onlar gibi yiyip içen, aynı yokluğu ve yoksulluğu yaşayan gölgeler. Kim yolladı onları, nasıl?
Bahçe kapısında gözü. NİÇİN diye bir ses büyüyüp duruyor içinde. Neden, neden, neden? Bağırmalarını, ilenmelerini duyuyor. Çılgınlığın sesleri bunlar, kendini yitirmenin, yok olmanın...Coşturucu, saldırtıcı kargışlamalarını duyuyor, durmadan NİÇİN diyerek. Kim olduklarını ayırt etmeye çabalıyor. Biraz iyimserlik, biraz korkuyla, onları yatıştırmanın bir yolu olamlı, diye düşünüyor, zorlanarak. Orada kör ve tutkulu, aldatılmış bağırdıklarını biliyor, bir delilik nöbetine tutulmuş gibi saldırırlarken...
Ama neden, diyor yine de. Yaşamımızın ve inancımızın ayrımı nerede keskinleşti? Nasıl, ne zaman, kim yaptı bunu ? Erkeklerimizle aynı kahvede tavla oynayan adamlar değil mi bunlar? Ne zaman biriktirdiler bu hıncı içlerinde, kim doldurdu? Kim kime ne yaptı? Aynı tarlalarda çapa salladığımız gençler değil mi bu gölgeler, aynı bayramları bölüştüğümüz, aynı düğünlerde oynadığımız, eşimiz, dostumuz, kirvemiz? Şimdi ne istiyorlar? Şaşkınlık, korku, öfke birbirine karışıyor. Bekliyor.