Eğer yasamak kelimesinir mânası her șeyden mahrum olmak ve ıstırap çekmekse, her an küçülmek ve bunu nefsinde her lâhza duymaksa bir türlü asamayacağı bir çemberin içinde durmadan çırpınmaksa, şüphesiz ben de, benimkiler de en derin sekilde yaşıyorduk. Yok bu kelimenin içinde biraz ruh ve imkân genişliği birtakmm hakları duymak, o icten sevinmeler, dışa karşı bir parçacık guven, etrafinızla müsavi şartlar içinde rahat bir karsılasma filân varsa, o zaman is çok değişir.
Ama aile içi ruh sağlımız iyi değilse yani depolarımız tam anlamıyla dolu değilse, yaşanılan olaylar bazen küçük de olsa ruhumuzda derin izler bırakabiliyor.
Sevgi deposu dolmayan kişiler, kendilerini kusurlu hissedebilir, sevilmeye layık olmadıklarını düşünebilirler. Çocukken dolmayan depolar,yetişkinlik döneminde bu ihtiyaçlar karşılanıyor olsa bile eksiklik hissiyatı ortadan kaybolmaz. Geçmişte oluşan yarım kalmışlık, ileride de otomatik bir arayışa dönüşebilir. Sevgi deposunun dolmamasına, ailenin aşağılayıcı tavırları neden olabilceği gibi; devamlı hatalı bulunma, aşırı kıyaslanma ya da herhangi bir fiziksel kusur veya kültürel, dini ve ırksal özelliklerden dolayı içinde bulunulan gruplar tarafından dışlanma gibi yaşantılar da neden olabilir.
Evet, Cihangir'i annesi seviyordu, ama annenin sevgisi babanın sevgi deposunu
dolduramıyor maalesef. Baba sevgisinin gerçek hayattaki karşı
lığı, ürettiğimiz şeyler karşısında aldığımız takdirlere benzer. Sen
ortaya bir şey koyarsın, birisi senin ortaya koyduğun şeyi beğenir
ve takdir eder.