Her sayfayı çevirdiğimde, kelimeler artık mürekkep değil, damarlarımdan geçen bir öfkeye dönüşüyordu. Sınırlar siliniyor, satır aralarından içeri sızıyordum. Sanki o köyün tozunu yutuyor, o insanların suskunluğunu omuzlarımda taşıyordum. Ve her defasında, onun gölgesi uzadıkça içimdeki karanlık da büyüyordu.
Abdi Ağa artık bir karakter değildi; bir ağırlıktı, bir boğuntu, bir düğüm. Sayfalar ilerledikçe nefesim daralıyor, adalet duygum kelimelere sığmamaya başlıyordu. O an anladım: Bazı hikâyeler okunmaz, yaşanır. Bazı kötülükler ise yalnızca anlatılmak için değil, karşısında durulsun diye yazılır.
Eğer girebilseydim o romanın içine, elimde ne bir silah olurdu ne de bir güç. Ama bütün o bastırılmış seslerin yankısıyla yürürdüm üzerine. Çünkü bazen bir insanı yok etmek istemek, aslında onun temsil ettiği düzeni, korkuyu ve sessizliği yok etmek istemektir.
Abdi Ağa bir insan olmaktan çıkmıştı benim için. O, cezasız kalmış her kötülüğün adıydı. Ve ben, o satırların arasında dolaşırken, ilk defa fark ettim: Ölüm bazen fazla kolay bir çıkıştı.
Ben onun sonunu getirmek istemedim. Hayır… ben onun “son” diye bir şeyin varlığını unutmasını istedim. Zamanın uzadığı, vicdanın susmadığı, gecelerin bitmediği bir yerde kalmasını… her şeyin farkında olarak, hiçbir şeyden kaçamadan.
Ve belki de en acısı şu: Kitabı kapattığında bile, o mücadele bitmez. Sadece sayfalardan çıkıp insanın içine yerleşir.