DİRİLİŞ
Tolstoy'un üç büyük romanından biri. 1899 yılında yayımlanan Diriliş'te Tolstoy, kiliseye ağır eleştirilerde bulunduğundan 1901 yılında kitabın ve Tolstoy'un Rus Ortodoks Kilisesi tarafından aforoz edilmesine neden olmuştur. Tolstoy eserlerinde tinsel konulara ağırlık vererek, bulunduğu dönemin toplumsal sorunlarını irdeleyen ve bu sorunlara ışık tutmuş bir yazardır. Dirilişte ise bu konular fazlasıyla hakimdir. Uykuda yaşarken, uyanma hali denilebilir buna. Ahlaki mutluluğa erişme arzusu, kilisenin eksiklikleri ve Rus toplumunun çürümüşlüğü anlatılmıştır kitapta.
Öncelikle Diriliş'in ilham kaynağına değinecek olursam: Tolstoy'un evinde misafir olan hukukçu Anatolii Koni'nin kendi başından geçen bir hikayeyi anlatmasıdır. Savcı olarak görev yapan Koni'nin ofisine iyi giyimli, genç bir adam gelir. Ve Rozalia Oni adında bir hayat kadını hakkında Koni'den yardım ister. Hapishanede olan Rozalia ile evlenmek istiyordur. Ve kadında çok isteklidir bu evlilik için. Fakat savcı mutlu olamayacaklarını söyleyerek vazgeçirmeye çalışmıştır... (Devamı kitap hakkında ipucu sayılabilir.) Koni'nin hikayesi böyleydi.
Tolstoy'un bir diğer hassas olduğu konu cinsellik ve kadın erkek ilişkileri değil midir Peki? O dönemde yazılmış Kroyçer Sonat'a da uygun düşmektedir bu konu. Her iki hikayede de kontrolsüz duyguların tehlikesi gözler önüne seriliyor. Sonrasında Tolstoy Koni'den bu hikayeyi kullanabilmek için izin istemiştir. Ve Savcı Koni'nin hikayeyi anlatmasından iki sene sonra aniden yazmaya başlamıştır Tolstoy. Bu hikaye sadece bir çıkış noktası olabilir. Ama Tolstoy bu sefer daha öfkeli ve çarpa çarpa dile getiriyor o dönem gördüklerini. Mahkemeye, devlet görevlilerine, ceza sistemine ve kiliseye ağır eleştirilerde bulunarak, sadece yargılananların suçlu olmadığını bu
Mezarlıklar kötü şeyler çağrıştırmıyor bende, hava almam gerektiğinde, başka yerlerden daha çok, orada hava almayı yeğliyorum. Birbirine karışmış toprak ve çimen kokuları arasında kolayca algıladığım ceset kokuları hiç de kötü gelmiyor burnuma, belki biraz mayhoş, biraz yapışkan ama canlıların ayak, diş, koltukaltı, kıç, kaygan penis uçları ve düşkırıklığına uğramış yumurtalıklarından yayılanlara oranla kat kat güzel bence.
Eskiden ölümü ben başka türlü düşünürdüm: İnsan elli sene, altmış sene, hülasa istediği kadar yorgunluktan bitap düşünceye kadar, gezer, koşar, eğlenir. Sonra, gözleri tatlı bir uyku ihtiyacıyla mahmurlaşmaya başlar. O vakit bembeyaz, temiz bir yatağa uzanır. Yeni başlayan uykuların hafif sarhoşluğu içinde gülümseye gülümseye sönüp gider. Güneşe karşı parlayan beyaz mermerler üstünde kucak kucak çiçekler... O mermerlerdeki küçük yalaklardan su içmeye gelmiş birkaç kuş... İşte ölüm denince benim gözümde böyle sevimli ve hemen hemen neşeli bir hayal uyanırdı. Şimdi, onun acı lezzetini, toprak, öd ağacı ve servi kokuları içinde dilimle tadıyor, ciğerlerimle kokluyor gibiyim!