"Ayakta dikilme yabancı, gel şöyle otur." Onunla gevezelik edecek vakit değildi.
"Misafirperverliğin için sağ ol" dedim edeplice.
"Ama oturacak halim yoktur. Beklediğim gelmek üzere."
Gülümsedi, ablak yüzünde derin bir bıçak kesiği gibi duran ağzı aralandı, alttan ikisi eksik sarı dişleri çıktı ortaya.
"Ayakta durursan daha mı tez gelecek sanırsın beklediğin?"
Belli ki tecrübesiz bir seyyah sanmıştı beni. Adam azarı hak etmişti doğrusu, yine de anlayacağı dilden konuştum.
"Tez gelmez elbet" dedim ben de gülümseyerek, "ama eğer gösterdiğin kürsüye oturursam onu beklemenin zevkini seninle paylaşmış olurum. Oysa o zevk sadece bana bahşedilmiştir."
"Ey göğü ve yeri yaratan, ey kadir ve mutlak olan. O sevgilinin mübarek yüzünü bana göster!"
Onu, bana vaat eden demişti ki:
"Buna teşekkür borcu olarak ne verirsin?"
Hiç düşünmeden uzatmıştım boynumu.
"Başımı!"
Onu, bana vaat eden demişti ki.
"Mana budur işte. Aşk budur. Aşkın tek bedeli vardır, o da candır-. Ölümle kutsanmayan aşk, aşk değildir. Bundan böyle Baha Veled'in oğlu Muhammed Celaleddin sana helaldir. Git ve onu bul. Git, onu bul, ama bize verdiğin sözü de unutma."
Oysa bütün mahlukat sabrın ipliğiyle bağlıdır birbirine. Dünya sabırla döner. Çünkü güneşin de, ayın da zamana ihtiyacı vardır. Sabırlı ol. Büyük sırlara ermek için sabır denizinde yüzmeyi öğrenmen lazım. Çünkü sırlar, sabır denizinin dibinde saklıdır."