Ey göğü ve yeri yaratan, ey olmazı olur kılan... Kendi gizli sevgililerinden birinin adını bana söyler misin?"
O ulaşıldıkça ulaşılmaz olan, bana şöyle demişti:
"İstediğin can, herkesin gözünden saklı, güzel ve mağfirete nail olmuş, Belim Sultanü'lUlema Baha Veled'in oğlu Muhammed Celaleddin'dir." Ben de, ona, demiştim ki:
"Ey umutların umudu, ey varlığımızın kutsal ışığı. O sevgilinin mübarek yüzünü, Muhammed Celaleddin'in suretini bana gösterirmisin?"
Her şeyi görüp bilen, bildiğimizi kat kat çoğaltarak, anlamlara ayıran bana demişti ki:
"Buna teşekkür borcu olarak ne verirsin?"
Hiç düşünmeden uzatmıştım boynumu.
"Başımı!"
Takdiri yaratan, takdir etmişti hediyemi ve demişti ki:
"Mana budur işte. Aşk budur. Aşkın tek bedeli vardır, o da candır. Ölümle kutsanmayan aşk, aşk değildir. Bundan böyle Baha Veled'in oğlu Muhammed Celaleddin sana helaldir. Git ve onu bul.
Git, onu bul, ama bize verdiğin sözü de unutma."
Unutmamıştım. Her nefes alışımda, her adım atışımda gerçek-leşsin diye uğraştığım kutsal amacımı nasıl unutabilirdim. Alaeddin sandığım bedenden bana bakan kendime gülümsedim.
"Vakit geldi mi?"
"Geldi" dedi benim suretimde görünen.
"Hazır mısın?"
"Hazırım" dedim gözlerimi bile kırpmadan. "Yaratmak da, yok etmek de sana mahsustur."
Önce bir ses duydum; kınından sıyrılan bir bıçak, zehrini kusan bir engereğin tıslaması, yırtılan tenin yumuşak yankısı. Baktım, şimdi Alaeddin duruyordu karşımda. Gülümsemeye çalıştım, bı-rakmadılar; bakışlarımla anlatmak istedim, fırsat vermediler. Aynı anda yedi kez parladı yedi bıçak dolunayın ışığında. Aynı anda tam yedi kez sarsıldım. Yedi kez açıldı bedenimde yedi ateş çiçeği. Sonra yedi ateş çiçeğinden usulca gökyüzüne yükselen kendi ruhum. Sonra taşa damlayan kan. Sonra gökyüzünde dolunay, bahçede toprak kokusu, ürkütücü