Osmanlı Devleti hasta düşmüştü ama son nefesine kadar başucunda duranlar Türklerdi. Diğerleri mirastan pay kaçıran mirasyediler gibi sağa sola saldırıyorlardı.
1804'te Sırp isyant, Osmanlı topraklarında bağımsızlık yo lunda ilk ateşi yaktı. Görünürde Yeniçeri taşkınlıklarına karşı çıkan bir ayaklanmaydı ancak hızlı bir şekilde bağımsızlık yoluna evrildiler. Artık Osmanlı tebaasını bir arada tutmanın yolu kalmıyordu. Kısa zaman sonra Yunan isyanı baş gösterdi. İngiltere ve Rusya'nın da desteği ile isyan başarıya ulaştı. Tabii ciddi miktarlara ulaşan Türk katliamlarıyla. 1821'de Navarin'de 3000, Atina'da 1200, Tripoliçe'de 32000 Türk katledildi. Aynı yıl Mora'da yapılan katliam öl-dürecek kimse kalmayıncaya kadar devam etti. Bu seri katillik, Sırp ve Bulgar isyanı ve Balkan harpleri sırasında da devam etti.
17. yüzyılın hemen başında ortaya çıkan dengeli askerî güçler, aynı yüzyılın sonunda Osmanlı aleyhine tam bir felaketler çağının yolunu açar.
Karlofça'da kaybedilen toprak bir hayli fazladır. Macaris-tan, Ukrayna, Podolya, Adriyatik kıyıları elden çıkar ama bununla kalmaz. Osmanlılar Ruslar karşısında da gerile-meye başlar. Bu gerileyiş yavaş ama kararlı sürer. 1774'te Balkanlarda Osmanlı hâkimiyetinin sonu görünür. 1792'te Kırım elden çıkar. Ruslar aynı zamanda Kafkaslara da sarkmaya başlar.
Osmanlı idaresinin en önemli özelliği otoriter olmasıdır. Güçlü otoriter yapı toplumun karmaşık yapısını bir arada tutar. Osmanlı barışının kaynağı da budur. Devletin bir gün gelip hesap soracağının bilinmesi, kanun kuvveti, adalet duygusu, hukuk bilinci, ceza ve ödül anlayışının hızlı tatbiki Osmanlı barışını güçlendirmiştir. Devlet dinî açıdan bir İslam devletidir ancak gayrimüslimlerin de hukukunu daima gözetir. Kendi tebaasını asla köleleştirmez, köleleştirilmesine de izin vermez. Bunun kaynağı olarak İslam hukukunu görür.
Akkoyunluların yeğenlerine karşı kızgınlığı Kızılbaş hareketinin kontrolden çıkmasından dolayıdır. Çünkü dinî hareketler sadece din ile meşgul olduklarında sorun teşkil etmezler. Ancak teşkilatlanıp, ordu kurup, devletten pay almak veya devletleşmek eğilimlerinde olduklarında çatışma kaçınılmazdır. Hem Şeyh Cüneyt hem de Şeyh Haydar bu niyetlerini ortaya koydukları için bedelini hayatlarıyla ödemişlerdir.