Telaffuz kadar, konuşmak kadar büyü kaçıran başka bir şey bilmem. Dil dediğimiz, bir mahpusluk hali. Bir şeyin adını koymaya gör, kurtuluşun zordur. Silinmez şekiller çiziliyor konuşurken. İçimdeki haller tek tek dışıma akıyor. Somutlaşır değişmez oluyorlar bir yandan, silemezsin onları. Diğer yandan, içimde şişmesinden iyidir Sebahattin. Ya içlerinden patlayacak, ya dışarıdan sıkıştıracak.
Sarıkamış’ta (..) dini, vatanı uğruna bu kadar yoksul ve suçsuz Anadolu çocuğu, karlar altına gömülmeseydi, daha sonra Sakarya ve Dumlupınar’da dövüşüyor olacak, Büyük Zafer de belki gecikmeyecekti.
“Her kadının hayatı bir romandır.” diye yazmıştı, Mme de Genlis. Fransızcada “roman” sözcüğü hem roman hem de romans anlamına gelir; ama burada denmek istenen, her kadının sürdürmek istediği yaşamın “romans”tan esinlenmiş bir roman olduğudur.
Romans nedir? Ortaçağın feodal kültürünün soylu edebiyatıdır. Soyut erdemleri (cesaret, alicenaplık, sadakat, kibarlık) temsil eden şövalyelerin ünlendikleri başarıları anlatır. Bu romans şövalyeleri bir idealin peşindedirler. Aşık oldukları kadın da bu idealin bir parçasıdır.