Sana gül bahçesi vadetmedim, deliliğin-resmi tanımıyla akıl hastalığının- anlatıldığı bir serüvendir.
16 yaşındaki Deborah zekâsı, erken gelişmiş kişiliği, sanat yeteneği ve aşırı duyarlılığıyla, kimlik kavramını kaybeden, içine kapanık küçük bir kız çocuğudur. Anne ve babasının -orantısız- sevgisinin var olduğu düzenli bir hayat yaşarken içten içe yalnızlığı ile birleşen ve bu yalnızlığın ‘’Yr’’ adında bir düşsel dünya kurmasını konu alıyor. Bir yere ait olma hissinin baskınlığı ile yarattığı düşsel dünyasına ait bir dil bile geliştirir ve buranın kuralları hatta cezaları bile vardır. Deborah bu iki dünya arasında sıkışıp kalınca, gerçek dünyanın –acı ve kötü davranan insanlarından – kaçarak ‘’Yr’’ sığınır. Dış dünya ile bağlantısının tamamen kopmasına yakın ailesi –toplumun böyle insanlar için oluşturduğu- ‘’akıl hastanesine’’ yatırılır. Aslında bu olay Deborah için üçüncü bir dünyanın kapısının açılmasıdır. Şizofreni tanısına sahip olan bu küçük kızın iç dünyasına girdikçe, sunulan her sevginin, söylenen her cümlenin insan hayatında bıraktığı izi görüyorsunuz. Hastane günlerinin inişli-çıkışlı savaşlarında yanında olan kişi ise deneyimli bir psikiyatri olan Dr.Fried’tir.
Hastane soğuk koridorlarında yaşanan arkadaşlıklar, güzel-kötü olaylar arasında kalan Deborah’da ümidin tükenmediği ve her nefesin umut ile yeşerdiği, geçmişteki basit ama keskin uçlara sahip olan anıları fark ederek bir iç savaş ile mücadelesine şahit oluyorsunuz. İki dünya arasın bir seçim yapmak zorunda kalan Depborah, insanlar yüzünden çekildiği bu karanlık dünyadan çıkabilmek için yine o insanlara ihtiyaç duyması, kötü insanların çokluğu ne kadar fazla olursa olsun -iyi insan- figürünün asla yok olmayacağını gösteriyor.
Kitaptan hiçbir alıntı vermek istemiyorum, çünkü altını çizdiğim birçok