Huzursuzluk’tan sonra okuduğum ikinci Livaneli kitabıdır kendisi. Nedense daha önce Livaneli okumaya pek önem vermemiştim, keşke gereken önemi daha önce verebilseymişim. Geç olsun da güç olmasın demek düşüyor bu durumda bana
Serenad'da beni kendine çeken bir öz var, nedeni de çözemedim. Kendimce kendimi daha çok hikâyenin ortasında hissetmemle alakalı olduğunu düşünüyorum. Gelelim kitaba, öncelikle kurgusu ve daha sonra da yazımıyla beni etkileyen bir eser. Yazarın sade ve akıcı bir yazımı var, okurken sizi boğmuyor sanki bir suyun akışı gibi. Ne dozundan fazla hızlı ne de yavaş bu da kitaba bir kendilik ritmi katmış oluyor.
Konusu için sanırım söyleyebileceklerim daha fazla. Burada birçok duygu ve düşünceyi beraberinde getiren öyle bir hikâye var ki okumadan anlaşılmayacak gibi geliyor. Hikâye Profesör Maximilian Wagner’ın ve başkarakterimiz Maya Duran ile başlıyor. Ardından ucu üç kadınının geçmişini gözler önüne sürüyor. Sahiden kitabın ilk kısmından bahsedildiği gibi Maya sadece Maya değildi; aynı zamanda Ayşe, Nadia ve Mari’ydi. Aslında hepimiz öyleyiz, belki aynı olayların mağdurları değiliz ama birleştiğimiz bir nokta var: İnsanız. “Seven, acı çeken, acıkan, üşüyen, korkan bir insan." O yüzdendir ki yabancı değiliz bu insanlara olmayacağız da. Yıllar geçse de hep böylesi mazlumların var olacağının düşüncesi kahrediyor beni çünkü iktidarlar, devletler ya da her nelerse acının kaynağı olmaya devam edecekler. Her zaman acı çekenler ise masum insanlar olmaya devam edecekler çünkü biz ayrışmaya ve ayrıştırılmaya yatkınız. Bir sınır çizeriz ve o sınır belirler birçok şeyi: Bizden olanlar ve diğerleri. İşte o diğerleri dediklerimiz yabancılaşır bizlere. Oysa ki ‘diğerleri’ de bizler gibi etten kemikten insanlardır. Unuturuz, unutturulur. Hakimiyet sahibi olan biz