Arzu

Puan vermedi·191 syf.··
Beğendi
·
2020 38. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 23 Temmuz 2020 01:20
İçimizden biri olan Steinbeck'in oldukça beğendiğim eserlerinden biri oldu Sardalye Sokağı. Romandaki başarılı karakterlerin adeta tanıdığım insanlarmış gibi gelmesi "işte olmuş bu roman" dememe sebep oldu. En sevdiğim karakterlerin Mack ve tayfası olması bana garip geldi. Normalde lümpenlerin hayattaki yeri ve davranışları bana hep garip gelmiştir. Sisteme dahil olmadan, "normal" diye addettiğimiz yaşamı yaşamamayı seçmek bana oldukça uzak görünürdü. Sanırım az biraz bunu aşmaya başladım. Mutlu olmak ve gerçekten yaşamak için döngünün içerisinde olmaya bazen gerek duyulmayabilirmiş. Herkes olduğu haliyle var olmalı, ne azına ne de daha fazlasına gerek yok. Mack ve dostları avare tayfası olabilir çünkü onları gerçekten Mack ve dostları yapan da budur zaten. Pencerelerimiz farklı diye Mack ve diğerlerinden farklı değiliz. Özellikle Mack ve dostları hakkında şu kısmı beğendim "Finansal hınçlar Mack ve oğlanları öyle yiyip bitirmezdi, çünkü onlar tüccar değildi. Mutluluklarını satılan mal miktarıyla, egolarını bankadaki hesap bakiyeleriyle ölçmedikleri gibi, herhangi bir şeye duydukları sevgi de o şeyin bedeline bağlı değildi." Tam olarak da alınması gereken mesaj bu diye düşünüyorum. Bir şeyi bedeline bağlı bir şekilde sevmemeliyiz, bu her ne olursa olsun. Kendi adıma Mack ve dostlarından öğrenebildiğim kadarını öğrendim. Kötü sonuçlar veren iyi niyetlerine inandım, her an tetikte acaba şimdi başlarına neler açacaklar diye bekleyip durdum. Öylesine kaptırdım ki, içimdeki mükemmeliyetçi "Ülen bir işi de düzgün yapın, beş dakika yanlarına gidebilsem de bir el atıversem" deyip deyip durdu. Mack'in parti fiyaskosundan sonra Doc'tan yediği yumruğu ben yemiş gibi oldum, hem bu yumruğu hak ettiğimi hem de hak etmediğimi düşündüm. Mack ile beraber hayal kurdum ve onunla
Sardalye SokağıJohn Steinbeck · Sel Yayıncılık · 20174,150 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Puan vermedi·481 syf.··
Beğendi
·
2020 23. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 26 Haziran 2020 01:02
Huzursuzluk’tan sonra okuduğum ikinci Livaneli kitabıdır kendisi. Nedense daha önce Livaneli okumaya pek önem vermemiştim, keşke gereken önemi daha önce verebilseymişim. Geç olsun da güç olmasın demek düşüyor bu durumda bana Serenad'da beni kendine çeken bir öz var, nedeni de çözemedim. Kendimce kendimi daha çok hikâyenin ortasında hissetmemle alakalı olduğunu düşünüyorum. Gelelim kitaba, öncelikle kurgusu ve daha sonra da yazımıyla beni etkileyen bir eser. Yazarın sade ve akıcı bir yazımı var, okurken sizi boğmuyor sanki bir suyun akışı gibi. Ne dozundan fazla hızlı ne de yavaş bu da kitaba bir kendilik ritmi katmış oluyor. Konusu için sanırım söyleyebileceklerim daha fazla. Burada birçok duygu ve düşünceyi beraberinde getiren öyle bir hikâye var ki okumadan anlaşılmayacak gibi geliyor. Hikâye Profesör Maximilian Wagner’ın ve başkarakterimiz Maya Duran ile başlıyor. Ardından ucu üç kadınının geçmişini gözler önüne sürüyor. Sahiden kitabın ilk kısmından bahsedildiği gibi Maya sadece Maya değildi; aynı zamanda Ayşe, Nadia ve Mari’ydi. Aslında hepimiz öyleyiz, belki aynı olayların mağdurları değiliz ama birleştiğimiz bir nokta var: İnsanız. “Seven, acı çeken, acıkan, üşüyen, korkan bir insan." O yüzdendir ki yabancı değiliz bu insanlara olmayacağız da. Yıllar geçse de hep böylesi mazlumların var olacağının düşüncesi kahrediyor beni çünkü iktidarlar, devletler ya da her nelerse acının kaynağı olmaya devam edecekler. Her zaman acı çekenler ise masum insanlar olmaya devam edecekler çünkü biz ayrışmaya ve ayrıştırılmaya yatkınız. Bir sınır çizeriz ve o sınır belirler birçok şeyi: Bizden olanlar ve diğerleri. İşte o diğerleri dediklerimiz yabancılaşır bizlere. Oysa ki ‘diğerleri’ de bizler gibi etten kemikten insanlardır. Unuturuz, unutturulur. Hakimiyet sahibi olan biz
SerenadZülfü Livaneli · Doğan Kitap · 2020163,9bin okunma
Puan vermedi·200 syf.··
Beğendi
·
2020 25. kitabı
·
29 saatte okudu
·
Okunma: 27 Haziran 2020 17:57
İsmi gibi içeriği de değişik bir kitaptır "Platon Bir Gün Kolunda Ornitorenkle Bara Girer". Felsefeyi çeşitli fıkralarla anlatmışlar, çok da güzel anlatmışlar. Kitabı başarılı buldum, gerek içeriği açısından gerekse anlatımı bakımından okuyucuyu yormadan ve eğlendirerek bir nefeste okutabiliyor kendisini. Felsefeyi fıkralarla ve esprilerle anlatmaları nedense bana ilkokul zamanlarında okuduğum kitapların tadını verdi. Öyle ki okurken çocuklaştım aynı zamanda, her çocuğun filozof olduğu dönemlerdeki ben gelip buldu beni. Hala daha içimde kıyıda köşede duran o durmaksızın soru soran ve merak etmeyi nefes alma vazifesi sayan çocukla yeniden karşılaşmak bambaşka duygulara itti beni. Baştan sona eğlenerek okudum, tabii yer yer eski duyguların verdiği ağırlık olsa da. Felsefeye eğlenceli bir giriş kitabı, adeta bir ısınma turu bu sebepten ötürü bilgi bombardımanına tutulmayacaksınız. Bu kitap felsefenin üç tekerlekli bisikleti gibi, iki tekerlekli bisiklet kullanıcısıysanız size bilmediğiniz bir şeyi söylemeyecektir. Yeni bir şeyler öğrenmek için uygun olmayabilir, buna rağmen keyifli vakit geçirmenize olanak sağlayacaktır. Siz de eğlenerek felsefeyi öğrenmek istiyorsanız, tam da size uygun bir kitap seçimi olacaktır.
Platon Bir Gün Kolunda Bir Ornitorenkle Bara GirerDaniel Klein · Aylak Kitap · 20122,424 okunma
10/10
·264 syf.··
Beğendi
·
2018 91. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 28 Ağustos 2018 21:07
Olaylar 18.yüzyıl Fransa'sında geçmektedir, kahramanımız Jean-Baptiste Grenouille'dır ve kendisi birçok insani duygudan ve insanca dediğimizden yoksundur. Kahramanımızın olağanüstü bir yeteneği mevcuttur: Kokuların dilinde konuşabiliyor olması! Kokular onun kendini yansıtabileceği tek ve en güvenli kanal, kokulara duyarlılığı hat safhada olduğundan yeni kokulara üretmekten, onlara hükmetmekten delicesine zevk alan biri. Hatta o kadar gözü karartıyor ki cinayet işlemekten bile en ufak bir çekince duymuyor. Asıl olay kahramanımızın kendi kokusunun olmadığı gerçeğiyle yüzleşmesi, ardından buna tahammül edemeyerek amansız bir insan olabilme -daha doğrusu var olabildiğini kanıtlama- çabası gütmeye başlamasıdır. Onun için başkalarına insan olduğunu kanıtlayabilmenin tek yolu insansı kokular sürünmektir (Keşke tek derdimiz insan gibi kokmak olsa. Biz insan dediğimiz şey olabilme kısmında takılmışız gibi.) Toplum dediğimiz şu ne menem şeyde bireyselliğini elde etmeye çalışmış da durmuş, kendi benliği dışında her bir şeyi yaratmış ve hükmetmiştir. Oldukça göz doldurucu bir alegoriyle yazılmış bir trajedidir. Kitapta ha boyuna koku da koku diye yazar başımızın etini yemiş. Adeta gözümüze sokmuş, e sanat ve sanatçı kör göze parmak sokar bu yüzdendir sanat hep vardır ve var olmaktadır. Konudan sapmadan devam edeyim, kitapta bahsedilen kokudan da öte bir şeydir: Bir var oluş serüveni. Peki, yazar kokuyu burada ne olarak ele almış ona gelelim. Koku, burada insan benliği olarak karşımıza çıkıyor ve yazar bunu karaktere usul usul işliyor. Kahramanımız toplum tarafından ötekileştirilemiyor bile çünkü fark edilmiyor, o da ‘hiç’ olmadığını aslında ‘her şey’ olduğunu kanıtlamanın derdine düşüyor. Düşüyor düşmesine de sonu gelir mi ki bu çabanın onu bilemiyor fakat yine arkasından
Edebiyat
KokuPatrick Süskind · Can Yayınları · 201827,3bin okunma
Puan vermedi·207 syf.··
2018 92. kitabı
Bu kitabı yazarının bir seminerinden çıktıktan hemen sonra aldım. İlknur Peder'in psikolog olduğu için kitabı psikoloji temellerinde olan bir kitap olacağını düşünmüştüm, kitabın kendi hayatından hikayelerden oluştuğunu öğrendikten sonra bile almaktan vazgeçmedim çünkü kendisi oldukça sevmiştim. Gelgelelim kitabına, kitap engelli bir bireyin hayatında oluşan veyahut oluşabilecek olan durumlarla alakalı hayat hikayesinden oluşmakta. Engelli olmanın birey olmanın önüne geçmediğini hem kitabında hem de kendisinin seminerinde iyice görmüş oldum. O günden de bahsetmek istiyorum. Salondayım konuşmacıyı bekliyoruz, her nasılsa gittiğim her konuşmacıyı araştıran ben İlknur Hanımı araştırmamışım. Sahnedeki perdeye de Dünya Engelliler Günü münasebetiyle bir slayt yansıtılmış, ortaya çekilmiş sıraya da bir kadın oturtulmuştu. Kollarının olmayan bir kadındı bu. ( Başlangıçta kollarını tişörtün içine soktuğunu düşünmüştüm) Daha sonra konuşmacanın o olduğunu öğrendiğimde bir dumura uğradım. Aslında şaşırmamam lazımdı fakat benim çevremde gördüğüm engelli bireyler hayata küskündü, gördüğüm kadın ise tam tersine azimli, hayata tutunan bir kadındı. Bu kadın konuşmaya başladı, hipnotize olmuşcasına seyrettim bu kadını ve bir kere bile gözüm onun kollarının olmayaşına takılmadı. Anlatışı ve anlattığı konu da pek bir ilgi çekiciydi, pek tabii tadından yenmeyen bir konuşma oldu biz dinleyiciler için ve ben o gün tam manasıyla engellerin sadece birer toz zerreciği kadar ehemmiyetsiz olduğunu kavradım. Engeli engel yapan içtekilerdir yeter ki yaşama dört elle sarılalım. Kendimizi, insanları, her bir canlıyı sevelim. O vakit aşılamayacak tek bir engel dahi kalmaz.
Elim Sendeİlknur Peder · Likya · 201710 okunma