Hangi güle elimi atsam toprak taneleri kalır avuçlarımda. Hangi gökyüzünü sahiplensem karanlıklar düşer bulutlarıma. Hangi yüzümü yıkasam diğeri küs kalır aynalarımda. Hangisine yetişsem soluğum perçemlenir boğazımda. Yetişemediklerimi, yetişmeye yeltenmediklerimi, geç kalmak istediklerimi, erken vardıklarımı toplasamda bir çuvala, sersem ömrümün yollarına yine de yetişemediğim elinden tutamadığım çocukluğumun gurbetinde dolaşacağım. “Dönüşü yok” demişti ben giderken saçları üç numara kesik çocukluğumun berrak sesi. “Olmasın” demiştim de çocukluk etmiştim giderken.
“Geriye dönüyorum sık sık
yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır yükler aldığı zamanın derin denizlerine… Dönelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü
kabuklarına sığınmaktır...” Şükrü Erbaş’ıda konuk ettik mi yazıya daha bir anlam kazanıyor kelimeler.
“Dönemezsin” demişti de bir büyüğüm bu defa kibrimin ağına takılıp “dönmek isteyen kim?” demiştim. Yine çocukluk ettim. “Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden.” Kaçınılmaz yazgıma teslim olduğumda biraz daha büyüdüm. Gitmek bazende insan iradesi değil de, yazgısı gibi dolandığında boynuna, aynalarda soluk soluğa kendinden kaçıyor insan. Saçlarından başlayan ağarmalar, yaprak yaprak düşerken zamanın vicdanına, gideceğin yerin uzak, döneceğin yerin ise çok uzak olduğunu anladığında bir yaş daha büyüyorsun. Her büyüme telaşı çocukluğundan bir adım daha uzaklaşıyor.
“Bakıyorum umut karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa?”
…