Seattle’ın göğü, 1933 yılının o tekinsiz baharında ansızın bir ihanete bürünür. Çiçek açmaya hazırlanan dalların üzerine çöken o meşhur “Böğürtlen Kışı”, sadece mevsimlerin dengesini değil, bir annenin dünyasını da karlar altına gömer. Şehrin bir yüzünde, elleri deterjanın ve soğuğun ayazında çatlamış, hayatın yükünü çamaşır kazanlarında eriten Vera Ray vardır. Diğer yüzünde ise, yüksek tavanlı malikânelerin steril sessizliğinde, bir eli yağda bir eli balda yaşayan, imtiyazın zırhına bürünmüş bir azınlık... Bu iki dünya arasındaki mesafe, sadece mülkiyetle ölçülmez; bu, adaletin bile paranın rengine göre şekillendiği, geçit vermez bir uçurumdur. Bir yanda hayatta kalma mücadelesinin çiğ çıplaklığı, diğer yanda Amerika’nın o dönemdeki "Lale Devri"ni andıran sahte ve kibirli ihtişamı...
Ancak hayatın, sınıf tanımayan bir dili vardır: Kayıp. Aradan geçen onca yıla, değişen statülere ve modern dünyanın gürültüsüne rağmen; Vera, Claire ve hikâyenin o kilit kadınları, aynı ruhsal boşluğun ikliminde buluşurlar. İpek elbiselerin içindeki kalp ile yamalı hırkaların altındaki kalp, evlat acısının ve yarım kalmış bir aşkın sızısıyla aynı tempoda çarpar. Acı, en büyük eşitleyicidir; o devasa sınıfsal surları bir hıçkırıkla yerle bir eder ve bu kadınları, aynı trajedinin ortak paydasında sessizce kenetler.
Bu sahnelerin arkasında duyulan melodi ise bir teselli değil, sarsıcı bir yüzleşmedir. Hayko Cepkin’in o derin, gotik ve giderek bir çığlığa dönüşen "Ey Hayat" yorumu, Seattle’ın puslu havasına bir bıçak gibi saplanır. Onur Akın’ın o toprağa dokunan naif hüzmü yerine, Hayko’nun o sert ve Batılı tınısı; Vera’nın karlar içinde evladını ararken attığı o dilsiz feryadı karşılar. Bir yanda Vera çaresizlikten nefesi kesilirken, diğer yanda o gamsız ihtişamın hüküm sürdüğü