Prenseslikten ve Piyonluktan İstifa Manifestosu
"Kızlar, 'Padişahların Kadınları ve Kızları' kitabını bitirince bir kez daha anladım ki; bu dünyada ister Çin prensesi ol, ister Osmanlı prensesj, istersen Avrupa’da bir hanedanın prensesi... Coğrafya değişse de kaderin o gri rengi hiç değişmiyor. Hepimiz en nihayetinde birer 'siyasi piyon' olarak yetiştiriliyoruz. Erkeklerin çıkarları, devletlerin bekası ya da bitmek bilmeyen güç savaşları uğruna ilk feda edilen hep kadınlar oluyor.
Aslında prenseslik dediğimiz şey bize bir güç katmıyor; olsa olsa yanımızdaki erkeğin statüsünü cilalıyor. 15. yüzyılda bir kale anahtarı gibi takas edilen kadınla, 21. yüzyılın o modern 'cam tavanları' altında sıkışan kadın arasında özünde hiçbir fark yok. Kendi kaderimizi tayin etmemize yine izin verilmiyor.
Hani o meşhur, fırlama öğüt vardır ya: 'Babanızın fakir olması suçunuz değil ama kayınpederinizin fakir olması sizin salaklığınızdır.' diye... Bakıyorsun, bu pragmatik mantıkta bile bizim varlığımızdan yine en çok erkekler nemalanıyor. Bu dünya yüzyıllardır onların oyun alanı.
Gelin, biz bu satranç tahtasını devirip kendimize yeni bir dünya kuralım. Özlem Tekin’in dediği gibi 'dağları delip' o bayat senaryoyu yırtıp atalım. Bu kez tüm kuralları biz koyalım; pragmatizmin de tüm kaymağını biz yiyelim. Ömrümüz artık piyonluktan kurtulma mücadelesiyle, birilerine bir şeyler kanıtlama çabasıyla geçip gitmesin. Yeni dünyada biraz da biz sadece kendimiz olduğumuz için sefa sürelim.
Kısacası; bize biçilen o piyonluktan ve sahte prenseslikten resmen istifa ediyoruz! Bu yazı, o cam tavanları kendi sesiyle kıran bir kadının haykırışıdır." M. Çağatay UluçayPadişahların Kadınları ve Kızları
Sabahattin Ali İçimizdeki Şeytan, aslında aileleri tarafından kendi hallerine, yani derin bir başıboşluğa terk edilmiş iki ruhun hikâyesidir. Macide ve Ömer; kökleri ta Lale Devri’nin o sorumsuz uyuşukluğuna dayanan bir mirası, modern zamanın kollarında taşırlar. Bu, sadece bir karakter zayıflığı değil; geçmişten gelen o "eğlenme ve boş verme" alışkanlığının yakın geçmişe sızan gölgesidir.
Bu savruluşun içinde en büyük uçurum ise iletişimsizliktir. Karakterler birbirleriyle konuşmak yerine, kendi zihinlerinde birer dünya kurarlar. Karşılarındaki insanı tanımaya çalışmak yerine; kendi kafalarında bir senaryo yazar, roller biçer ve sessizce finali yaparlar. Bu "kendi kendine kurup oynama" hali, onları aynı evin içinde iki yabancıya dönüştürür.
Kitaba adını veren "şeytan" ise sadece bir kaçış yoludur. İnsan, kendi iradesiyle yaptığı hataları üstlenmekten korktuğu için suçu ya kötü çocukluğuna ya da nefsine atar. Oysa günümüz insanı Ömer’den bile daha farklı bir boyuttadır; artık vicdan azabı çekmeyecek kadar bencil, hatayı kendinde aramayacak kadar keskindir.
Sonuçta geriye kalan, insanın bitmek bilmeyen o sığınak arayışıdır. Ömerler daha bencil hale gelse de Macideler, bir limandan diğerine sığınma "safdilliği" içinde döner dururlar. Kendi gerçeğiyle dürüstçe yüzleşemeyen her insan için sığınılan her yeni liman, aslında yeni bir yalnızlığın adıdır. İçimizdeki ŞeytanSabahattin Ali
İçimizdeki ŞeytanSabahattin Ali · Karbon Kitaplar · 2019208,8bin okunma
Sultanların ihtişamından devşirmelerin hüzünlü kaderine; yeniçeri ocaklarından isimsizliğin o uçsuz bucaksız hiçliğine uzanan bir yolculuktu bu. Nazan Bekiroğlu, bize isimleri sadece birer dış kabuk gibi görmemeyi; her harfin altında yatan o derin anlam deryasına dalmayı öğretti. Aslında 'isim', insanı var eden bir tılsım olduğu kadar, onu kendi sınırlarına hapseden ve sonunda yok eden bir prangaydı da...
Bir esameyle, yani bir kimlikle başlayan bu hikâyenin nihayetinde mutlak bir kimliksizliğe evrilmesi, varlığın en çıplak halini gösterdi bize. Çoklu anlatımın aynasında, kime baksak o ismin kaderi ruhumuza işledi. Dışarıdan bakıldığında 'haksız' diye etiketlediğimiz her can, kendi isminin ve hikâyesinin penceresinden bakıldığında sarsılmaz bir hakikate dönüştü. Nezuka’nın sızısından imparatorun yalnızlığına kadar kimin gözüyle dünyaya baktıysak, hakikat onun rengine büründü. Kitap adeta o kadim nasihati fısıldıyordu: Bir ruhu yargılamadan evvel, onun acıdan ve ateşten örülmüş pabuçlarıyla o yolları yürümek gerekirdi. Nazan Bekiroğluİsimle Ateş Arasında
Konu: Yunan Bağımsızlığı sırasında Ingilteren'nin dahli ve ingiliz parlamentosunda koltuk değişimiyle yaşanan politika değişimi.
Mevzubahis biz olsak da buradan bakınca bazı devlet adamlarında bir basiretsizlik var gibi duruyor. Gelen gidenin politikasını değiştirince, bu durum daha çok kendi lehlerine fayda sağlıyor. Öncekinin politikası bize daha çok yarar sağlasa da sonuç değişmiyor; 'Zalimin zulmü varsa sevenin Allah'ı var,' deyip konuyu kapatıyoruz. Fahir Armaoğlu