Onlara sonsuz huzur bağışla Tanrım.” Bu romanın kurulduğu dünyada huzur, en çok eksik olandı. Ölümle açılan anlatı, bir ailenin içindeki sevgisizliği, bir ülkenin dönüşüm sancılarıyla birlikte görünür kıldı. İnançlar değişir—Yahudiliğe dönüş, koyu Hristiyanlık, Kur’an sesi, Budda öğretisi —ama bu çeşitlilik bir hakikat üretmez. Din, çoğu zaman ahlaki bir pusula değil, günahı silmeye yarayan ve içi yalanlarla doldurulmuş bir ritüele dönüşür.
Apartheid sonrası Güney Afrika’da Nelson Mandela ile simgelenen demokratik umut, “katılımcılık ruhu” ile yayılır; ancak bu ruh gerçek bir eşitlik değildir. Salome’nin her törende biraz daha görünür hâle gelmesi arka sıralardan en öne geçmesi, bu değişimin simgesidir; fakat ona verilen ev sözünün sürekli ertelenmesi, adaletin hâlâ geciktiğini gösterir. Verilen söz, sonunda yerine getirilse bile artık bir hak teslimi değil, anlamını yitirmiş bir gecikmedir.
Aile ise bu romanda bir sığınak değil, duygusal bir boşluktur. Bireyler birbirine temas etmez, sevgi dilde bile karşılık bulmaz. Sadece ölümlerde bir araya gelen ve birbirşerine sarılmaktan aciz kardeşler…Anton’un kopuşu, Astrid’in savruluşu, kişisel zayıflıklarla parçalanan hayatlar, insanın ait olma ve var olma arayışını boşa çıkarır.
Bu noktada romanda şöyle bir saptama yapabilirim: kötülük yalnızca sistemde değil, insanın vicdanındadır ve vicdanın rengi yoktur.
Amor ise bu çürümenin içinde bir vicdan taşıyıcısıdır. O, verilen sözü unutmayan, gecikmiş olsa da adaleti talep eden tek kişidir. Ama onun mücadelesi bir zafer değil, bir tanıklıktır. Çünkü bu dünyada adalet, çoğu zaman geç gelir; bazen de artık hiçbir şeyi değiştiremeyecek kadar geç. Güney Afrika’nın ve romanın sesinde heo öfke ve alay vardı.
Anlatıcı dialogları da konuşma çizgisiyle ayırmadığı için bazen iç monolog