Yonca Tandoğan

Kıtalar değişir, insan doğası değişmez…
Puan vermedi·
Maryse Condé’yle tanışma romanım Segu. Bir süredir Afrika Edebiyatı denk geliyor okumalarıma. Her seferinde söylenimden sonra günümüzde biraz evrilmiş şekliyle “coğrafya kaderdir ve aynı zamanda kederdir kimilerine göre” deyişini tekrarlıyorum okumalarımda. En yalın haliyle , tarihî roman yazarken geçmişi romantikleştiren yazarlardan olmadığı kesin Conde’nin. Özellikle Afrika krallıkları, sömürgecilik öncesi toplumlar veya geleneksel yapılar söz konusu olduğunda, onları kusursuz ya da ideal toplumlar olarak sunmuyor. Dinler arası geçişler, animist inançlara göre ritüeller, muskalar, rüyalar, durugörü sahiplerinden alınan haberlere göre davranan insanlar dünyasına dalıyoruz birlikte. Değişmeyen insanı gerçek de yine aynı. İktidar hırsı! Kadının konumu da hemen hemen aynı ya iktidar sağlayıcı evlilik için bir obje ya mevki sağlayacak bir çocuk için üretim aracı ya da cinsel haz için onlarcası içinden dönüşümlü seçilen nesne. Ancakyazarımız bu durumu , dönemin toplumsal yapısını çıplaklığıyla göstermek için anlatıyor bize. Aynı tavıra daha sonra erkek egemenliğinin, köle ticaretinin, din savaşlarının ve iktidar mücadelelerinin ele alınışında da tanık oluyoruz. coğrafya değişiyor, din değişiyor, dil değişiyor , etnisite değişiyor ama iktidar arzusu, statü tutkusu ve insanın kendi çıkarını topluluğun önüne koyması pek değişmiyor. Yani illa beyaz adamın kötülük yapması gerekmiyor; kend içindeki çatlaklar da gereken zararı gayet güzel veriyor. Bu toplumun yıkımını asıl hazırlayan şey dışarıdan gelen güçler mi, yoksa içeride zaten mevcut olan çatlaklar mı?( tanıdık geldi mi?) Animistlik, İslam, Hıristiyanlık Yazarın başarısı, bu dinleri kurguda basit bir “iyi-kötü” karşıtlığına indirgememe hali. Hiçbiri tamamen masum ve ideal olan değil, hiçbiri tamamen suçlu da değil.
Segu Toprak SurlarMaryse Condé · Bilgi Yayınevi · 202432 okunma
Reklam
Onlara huzur bağışla Tanrım
Puan vermedi·280 syf.··
2026 36. kitabı
·
27 saatte okudu
·
Okunma: 04 Mayıs 2026 21:32
Onlara sonsuz huzur bağışla Tanrım.” Bu romanın kurulduğu dünyada huzur, en çok eksik olandı. Ölümle açılan anlatı, bir ailenin içindeki sevgisizliği, bir ülkenin dönüşüm sancılarıyla birlikte görünür kıldı. İnançlar değişir—Yahudiliğe dönüş, koyu Hristiyanlık, Kur’an sesi, Budda öğretisi —ama bu çeşitlilik bir hakikat üretmez. Din, çoğu zaman ahlaki bir pusula değil, günahı silmeye yarayan ve içi yalanlarla doldurulmuş bir ritüele dönüşür. Apartheid sonrası Güney Afrika’da Nelson Mandela ile simgelenen demokratik umut, “katılımcılık ruhu” ile yayılır; ancak bu ruh gerçek bir eşitlik değildir. Salome’nin her törende biraz daha görünür hâle gelmesi arka sıralardan en öne geçmesi, bu değişimin simgesidir; fakat ona verilen ev sözünün sürekli ertelenmesi, adaletin hâlâ geciktiğini gösterir. Verilen söz, sonunda yerine getirilse bile artık bir hak teslimi değil, anlamını yitirmiş bir gecikmedir. Aile ise bu romanda bir sığınak değil, duygusal bir boşluktur. Bireyler birbirine temas etmez, sevgi dilde bile karşılık bulmaz. Sadece ölümlerde bir araya gelen ve birbirşerine sarılmaktan aciz kardeşler…Anton’un kopuşu, Astrid’in savruluşu, kişisel zayıflıklarla parçalanan hayatlar, insanın ait olma ve var olma arayışını boşa çıkarır. Bu noktada romanda şöyle bir saptama yapabilirim: kötülük yalnızca sistemde değil, insanın vicdanındadır ve vicdanın rengi yoktur. Amor ise bu çürümenin içinde bir vicdan taşıyıcısıdır. O, verilen sözü unutmayan, gecikmiş olsa da adaleti talep eden tek kişidir. Ama onun mücadelesi bir zafer değil, bir tanıklıktır. Çünkü bu dünyada adalet, çoğu zaman geç gelir; bazen de artık hiçbir şeyi değiştiremeyecek kadar geç. Güney Afrika’nın ve romanın sesinde heo öfke ve alay vardı. Anlatıcı dialogları da konuşma çizgisiyle ayırmadığı için bazen iç monolog
Edebiyat & Roman
VaatDamon Galgut · Delidolu Yayınları · 2022719 okunma
Coğrafya Kaderdir Hindistan’da hatta Everest’te Bile…
Puan vermedi·384 syf.··
Beğendi
·
2026 28. kitabı
Hasret Koordinatları’nı okurken daha çok bir coğrafyanın içinden geçtim; katman katman açılan, hem fiziksel hem ruhani bir alanda buldum kendimi. Bu yüzden roman benim için neredeyse bir reenkarnasyon anlatısı gibi işledi. Aynı duyguların, başka bedenlerde ve başka zamanlarda yeniden dolaşıma girdiği reelle fanstastiğin, bilimle metafiziğin içiçe geçtiği bir dünya kurdu yazar satırların içinde. Burada insan merkezde değil. Doğa, sadece fon değil; hafızası olan, şekillendiren, hatta tüm akışa yön veren bir varlık. “Coğrafya kaderdir” sözü bu metinde neredeyse somutlaşıyor. Çünkü toprağın jeolojik yapısı, adaların yalnızlığı, bitkilerin dili yalnızca gündelik yaşamı değil, insanın iç dünyasını da belirliyor. Mekânla benlik arasında görünmez ama güçlü bir bağ kuruluyor. Romanın farklı coğrafyalara açılan yapısı—Hindistan’dan Andaman’a, Katmandu’dan Tibet’e—yalnızca bir yolculuk hissi yaratmıyor; aynı zamanda kültürel, teolojik ve politik katmanları iç içe geçiriyor. Özellikle doğanın isimlendirilmesi ve sınıflandırılması meselesi, kolonyal bakışa dair ince ama etkili bir eleştiri taşıyor. Bir şeyi adlandırmanın onu sahiplenmek anlamına geldiğini hatırlatan, sessiz ama keskin bir ironi var metinde. Karakterler arasındaki ilişkiler de bu büyük yapının küçük yansımaları gibi. Batı’dan öğrenilmiş bir romantizmle yaklaşan bir zihinle, gelenekten beslenen ama onu sorgulayan bir başka zihin yan yana geliyor; ama tam olarak temas edemiyorlar. Sanki kıtalar gibi: bir zamanlar yakın, şimdi ayrı. Bu noktada romanın altına gizlenmiş Pangea fikri daha da anlam kazanıyor—bir zamanlar mümkün olan bütünlüğün artık sadece bir hatıra oluşu. Tüm bu düşünsel katmanlara rağmen metin duygusunu kaybetmiyor. Aşk hatta umut burada bir çözüm değil belki ama bir direnç biçimi. Parçalanmışlığın
Hasret KoordinatlarıShubhangi Swarup · April Yayıncılık · 202591 okunma
İnadına yaşamak
Puan vermedi·158 syf.··
2026 41. kitabı
·
72 günde okudu
·
Okunma: 11 Mayıs 2026 22:34
Arka Sokak, Ön sunuşta okuduğumuz kadarıyla halen nerede olduğu bilinmeyen Perhat Tursun adlı Uygur Türkü yazarın, adı olmayan bir anlatıcının büyük şehirde kimliksizleşmesini, travma ve dil üzerinden çözülüşünü anlatan karanlık bir bilinç romanı. Benimde okuduğum ilk uygur romanı bu arada. İsimsizlik, kimliğin silinmesini simgeler; tekrar edilen leitmotif cümle (“Bu şehirde kimseyi tanımıyordum…”) anlatıcının yabancısı olduğu şehirde iletişimden yoksun oluşunu ve varoluş arayışını roman boyunca vurguluyor. Sis, anlatının en güçlü metaforu olarak neredeyse başrolü oynuyor. Yalnızca atmosfer değil, algıyı bozan, yön kaybettiren, kimliği silen bir varlık gibi metne adeta bir karekter gibi eşlik ediyor. Anlatının bazı yerlerinde Sis’in gazdan sıvıya dönüşmesi, zihinsel yoğunlaşma ve dağılmanın işareti olarak yorumlanabilir. Roman boyunca tekrarlanan koku, kan ve beden imgeleri özellikle çarpıcıydı. Hijyen pedleri, çürümüşlük, sidik ve kan kokusu; aşağılanmış beden ve bastırılmış cinselliğin dili olarak yeralıyor. Çocuklukta babanın uyguladığı şiddet ve annenin öldürülmesi travması kırmızı rengin tekrarında somutlaştı kitabın sonuna doğru çocuklukta başına gelenleri daha net öğrendik ve başta anlamsız gelen bazı davranışları da anlamlandırabildik. Kan, hem bireysel hem tarihsel bir baskı simgesine dönüşmüş romanda. Şehir–beden–kimlik üçgeni de önemli bir yer tutuyor : Kilitli çekmeceler, ödünç giysiler, kabul edilmeyen mektuplar… Geceler boyunca şehrin ara sokalarınsa özellikle de dört yol ağzında elindeki sayıları anlamlandırmaya çalularak kendine bir yer bulma çabası. Yoğun bir yertsiz yurtsuzluk anlatısı. Varoluş sancıları içinde bireysel oluşun arayışı ağırlık kazanıyor ancak sona doğru daha politik bir tavır ve Uygurlara yapılan baskıyı dile getiriyor
1000Kitap
Arka SokakPerhat Tursun · Profil Kitap · 202468 okunma
Kader mi yoksa Kahramanın inatçı yolculuğu mu?
Puan vermedi·472 syf.··
Beğendi
·
2026 19. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 17 Şubat 2026 10:38
Yıllar önce yazarın “Ruhlar Evi” adlı ederini okumuş ve etkilenmiştim. Yazarımız Isabel Allende, Kaderin Kızı’nda yalnızca Şili’nin tarihini değil, göçle yerinden oynayan bir dünyanın ruhunu anlatıyor. Gelenekselci yapıya sahip Şili’de başlayan roman Altına Hücum’un ateşiyle Amerika’nın hırsı, İngiliz ticaret aklıyla şekillenen emperyal düzen, Çinli göçmenlerin taşıdığı Taoist denge ve sabır anlayışı ile aynı metinde buluşuyor. Böylece Doğu ile Batı’yı yalnızca karşı karşıya getirmekle kalmıyor; onların çatışmasını, kesişmesini ve hatta sentezinin mümkünlüğünü gösteriyor okurlara. Eliza’nın hikâyesi bir aşkın peşine düşmekle başlar. Fakat yol uzadıkça, aşk bir hedef olmaktan çıkar; kimliğe açılan bir kapıya dönüşür. Onun çektiği acılar, geçtiği sınırlar ve katlandığı yoksunluklar şu soruyu sordurdu bana: Bunca çileye gerçekten değdi mi? Üstelik sevgili figürünün metin içinde silik kalışı ve finaldeki belirsizlik( öldürülen meksikalı gerçekten bizim Şilili özgürlükçü genç mi?) aşkı neredeyse bir gölgeye çevirdi. Roman, kadın olmanın ağırlığını farklı yüzlerle gösterir: Miss Rose’un sınırlı ama zarif direnişi gizli olarak yaptığı erotik içerikli romanlarla aslında eril düzene yazılı karşı koyuşu, Şilili girişimci kadının hayatta kalma gücü ve olağanüstü öngörülü ticari zekası, kahramanımız Eliza’nın fiziksel zorlukları, kimliğini saklamak zorunda kalışı ve ruhsal dönüşümü… Toplumun yargılayıcı bakışı altında kadınlar ya susmaya zorlanır, yok sayılırlar, meta olarak kabul edilirler. Bu bazen bir oyuncak bebek gibi yetiştirlmelerine bazen de köle olarak satılmalarına kadar uzar gider ya da kendi yollarını açmayı zor yolla da olsa kendileri öğrenirler. Burada kendi yollarını kendileri açıyorlar. Din kimi zaman teselli, kimi zaman tahakküm aracıdır. Kapitalizm ise
1000Kitap
Kaderin KızıIsabel Allende · Can Yayınları · 2012209 okunma
Reklam