Türk Edebiyatının Naiflik Masterclass’ına Hoş Geldiniz :)
Hemen baştan anlaşalım Sefiller incelememdeki Jean Valjean aksiyonunu, 'heey gidi koca yürekli adam' nidalarımı ve o yüksek enerjiyi şimdilik bir kenara bırakıyoruz. Bu sefer yanımıza Jean Valjean’ın gücünü değil, Mücella’nın sabrını alıyoruz. Biraz daha ağır, biraz daha buğulu bir camın arkasından bakacağız hayata (Gözleri dolu dolu olan emojiyi bıraktım buraya)
Bazen hayatın başrolü değil de en sadık izleyicisi gibi hisseder ya insan, işte Mücella o hissin ete kemiğe bürünmüş hali. Nazan Bekiroğlu, bir kadının sessizliğini öyle bir dokumuş ki, sayfaları çevirirken sanki eski bir sandığı açmışım da içinden lavanta kokulu anılar taşmış gibi hissettim.
Hani insanın boğazına koca bir cümle dizilir de, sadece 'nasip' diyerek yutkunur ya, Mücella tam olarak o sükutun hikayesi. Herkes hayatı doludizgin yaşarken, onun payına o meşhur pencere kenarında sabretmek düşmüş. Okurken bir çoğunuz gibi ben de ‘Ah be kızım!’ demekten kendimi alamadım. Mücella’nın bu sessizliği sadece kendi tercihi de değil. Kitabı okurken şunu çok net hissediyorsunuz: Mücella aslında bir devrin, o eski İstanbul ve Trabzon sokaklarının, el alem ne der korkusunun ve ağırbaşlılık geleneğinin bir yansıması. Bu sadece Mücella’nın değil, o dönemde hayatı ıskalamak zorunda kalan pek çok kadının ortak portresi aslında.
Yalnız dürüst olmam gerekirse Bekiroğlu öyle çok sıfat ve öyle uzun betimlemeler kullanmış ki, ‘E hadi kardeşim, devam et’ diye söylene söylene okuduğum kısımlar da olmadı değil. Neyse ki kendime ‘kitapları bitirmeden bırakmama’ sözü vermiştim de sabırla okuyabildim o kısımları da.
Ben sabırlıyımdır, betimlemeler, uzun anlatımlar beni sıkmaz, ‘Zaten Bekiroğlu’nun kalemini tanıyorum’ diyorsanız şimdiden keyifli okumalar dilerim