Hüzünkovankuşu ☾

Hüzünkovankuşu ☾
Bir kusurum vardır: Sahte olmamak. Çok medeni bir kusur ❀ *burası benim çiçekliköy ruh ve sinir hastalıkları hastanem ⏾
Hakan Günday - Kinyas ve Kayra
9/10
·536 syf.·
2026 51. kitabı
Bir Yeraltı Enkazı Hakan Günday’ın Türk edebiyatına bıraktığı o devasa, karanlık ve dumanı tüten bombayı nihayet bitirdim. Ama bitti mi yoksa beni de beraberinde mi bitirdi orası tam bir muamma. İlk şaşkınlığım kitabı yirmili yaşlarında yazdığını öğrenmem oldu. Ben daha ilk bölümde ‘Bu Kinyas mı Kayra mı?’ diye debelenirken adam baştan başa müthiş bir eser çıkarmış. Bu kitap için ‘okudum ve bitti’ diyemem. Başladığım andan itibaren Kinyas ve Kayra iki arkadaşım olmuş da beni Afrika’dan Amerika’ya, o ülkeden bu ülkeye sürükleyip durmuşlar gibi hissettim. Onlarla beraber kaçtım, onlarla beraber tükendim. Kayra’nın o hiçbir şeye inanmayan, dünyayı tamamen silmek isteyen kapkara zihniyle de savaştım, Kinyas’ın o her şeye rağmen bir çıkış yolu, bir ‘normal’ arayan yorgun ruhuna da omuz verdim. İkisi de o kadar içime işledi ki, sanki kitaptan çıkıp yanı başıma oturdular. Bir yanda Kayra vardı.. Her şeyden vazgeçmiş, dünyada tutunacak tek bir dal bile bırakmamış, zihnindeki o kapkara hiçlikle hem kendini hem etrafını kemiren bir adam. Ölümü bir kurtuluş değil, sıradan bir son olarak görüyor ve onun o dipsiz kuyusunda debelenirken nefesiniz kesiliyor. Diğer yanda ise Kinyas duruyor.. O kadar vahşetin, o kadar günahın içinden geçmesine rağmen içinde bir yerlerde hâlâ o küçük ‘normal hayata dönebilme’ umudunu saklayan, yorgun ama bir çıkış yolu arayan o çocuksu yanıyla canınızı acıtan. (Şuraya küçük bir not da düşeyim. Kinyas’cığım sana sarılıp hüngür hüngür ağlayamadığım için çok üzgünüm) Biri tamamen yok oluşu seçerken, diğeri her şeye rağmen yeniden başlamayı deniyor. Ama dürüst olmak gerekirse, bu iki arkadaşın her anına rahatlıkla katlandım diyemeyeceğim. Yol boyunca o kadar çok pisliğe, o kadar çiğ bir şiddete şahit oldum ki.. Özellikle cinsellik ve şiddet sahnelerinde
Edebiyat
Kinyas ve KayraHakan Günday · Doğan Kitap · 202535,4bin okunma
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Nedamet Dergisi 4. Sayı: Aynalı Martin
Puan vermedi·70 syf.·
2026 47. kitabı
Tüm Dergi Sevenler Ekran Başına! Öncelikle buram buram emek kokan bir sayı var masamızda, orası kesin. Yalnız şöyle sahaya tarafsız bir gözle baktığımda, skoru etkileyen birkaç taktiksel hata gözümden kaçmadı ki eminim şahane kadronun da dikkatinden kaçmamıştır. Aslında bunları yazmama gerek bile yok ama önümüzdeki sayıları da merakla ve heyecanla bekleyen biri olarak naçizane yorumlamak istedim. Dergide öyle metinler var ki bayılarak okudum. Özellikle şiirler hayran olunası boyutta, hatta ‘Keşke şiire daha fazla yer verilseydi’ dediğim bile oldu. Boş bulunup bir sonraki sayfayı ‘belki bitmemiştir’ diye kontrol edecek kadar çok beğendim diyebilirim. Tabii bu birkaç metni okurken de ‘Bitir artık hoca, bitir! Maç uzatmalara gitti!’ dediğim gerçeğini de değiştirmiyor. Ve benim gibi diğer okuyucuları da rahatsız ettiğine inandığım bir başka konu da dil bilgisi hataları oldu. Satır sonunda başını alıp giden kelimeleri editörün büyütecine bırakıyorum. Ama oturup o kadar emeği gözardı edip 8648 cümle kurmayacağım bununla ilgili. Zaten diğer sayılarda dikkat edileceğine de eminim. Kapanış konuşmasını yapmadan önce Vefa Sayısı’na bir selam ederim. ‘Sen ne mükemmeldin be..’ deyip anmadan geçmek kesinlikle haksızlık olurdu! Bir sonraki sayıda ve bolca şiirle görüşmek üzere, teşekkür ederim canım Nedamet Dergisi :) “ Bilsen Sana yazmamak için Kaçıncı şiirimi yazdığımı ” Yakuphan Ustaoğlu
Edebiyat
Nedamet Dergisi - Sayı 4 (Mart - Nisan 2026)Nedamet Dergisi · Kökler Kitap · 202616 okunma
Cengiz Aytmatov - Beyaz Gemi
9/10
·180 syf.·
2026 40. kitabı
Kırgız Edebiyatının En Saf Çığlığı.. Bu sefer sizi oturduğunuz yerden alıp Isık-Göl’ün kıyısına, dünyaya isimsiz bir çocuğun gözlerinden bakmaya götüreceğim.. Çevresindeki yetişkinlerin dünyası ne kadar gri ve sertse, onun dünyası bir o kadar renkli ve masalsı. Bir yanında ona kadim efsaneleri anlatan, iyiliğin timsali Momun Dedesi var, diğer yanında ise o uçsuz bucaksız gölde bir gün göreceğine inandığı, babasını taşıyan o gizemli Beyaz Gemi.. Bana bir parça İsmail Abi’yi hatırlatmadı değil. (Buraya gözleri dolu dolu olan emojiyi koydum sayalım) Kitabı okurken o küçük çocuğun saflığına öyle bir tutunuyorsunuz ki dürbünüyle uzaklara bakıp balık olmayı hayal edişi, sizin de en büyük arzunuz haline geliyor. Aytmatov, doğayı ve insan ruhunu o kadar ustalıkla harmanlamış ki, Boynuzlu Maral Ana efsanesini okurken kendinizi o kutsal ormanların tam kalbinde buluyorsunuz. Ancak bu saflığın karşısında duran hayatın gerçekleri, hırslar ve acımasızlıklar hikayeyi çok başka bir yere taşıyor. Final yaklaştıkça boğazınızda bir düğüm oluşuyor. Masumiyetin bu dünya ile nasıl başa çıkacağını beklerken yazarın, yetişkinlerin inşa ettiği o çarpık düzeni tek bir çocuk hayaliyle nasıl yerle bir ettiğine şahitlik ediyorsunuz. Son 20 sayfayı okurken o kadar zorlandım ki ara vererek duygu durumumu sabitlemeye çalıştım ama şunu bilmelisiniz, kitabı kapattığınızda o isimsiz çocuğun bakışları, hatta bir çoğunuz için silüeti bile uzun bir süre zihninizden gitmeyecek. Küçücük bir not: Allah senin cezanı vermesin Orozkul. Ruhumu çürüttün. Zaten duygusallığın Everest’inde bir insanım, kapanışı ağlayarak yaptığımı tahmin etmek zor olmasa gerek. Yanıma bir kutu peçete almadan başladığıma pişman mıyım? %1865 evet. (Buraya ağlayan emojiyi bıraktım) Bana insan kalabilmenin ne kadar kıymetli
1000Kitap
Beyaz GemiCengiz Aytmatov · Ketebe Yayınları · 202187,6bin okunma
Nazan Bekiroğlu - Mücella
8/10
·344 syf.·
2026 35. kitabı
Türk Edebiyatının Naiflik Masterclass’ına Hoş Geldiniz :) Hemen baştan anlaşalım Sefiller incelememdeki Jean Valjean aksiyonunu, 'heey gidi koca yürekli adam' nidalarımı ve o yüksek enerjiyi şimdilik bir kenara bırakıyoruz. Bu sefer yanımıza Jean Valjean’ın gücünü değil, Mücella’nın sabrını alıyoruz. Biraz daha ağır, biraz daha buğulu bir camın arkasından bakacağız hayata (Gözleri dolu dolu olan emojiyi bıraktım buraya) Bazen hayatın başrolü değil de en sadık izleyicisi gibi hisseder ya insan, işte Mücella o hissin ete kemiğe bürünmüş hali. Nazan Bekiroğlu, bir kadının sessizliğini öyle bir dokumuş ki, sayfaları çevirirken sanki eski bir sandığı açmışım da içinden lavanta kokulu anılar taşmış gibi hissettim. Hani insanın boğazına koca bir cümle dizilir de, sadece 'nasip' diyerek yutkunur ya, Mücella tam olarak o sükutun hikayesi. Herkes hayatı doludizgin yaşarken, onun payına o meşhur pencere kenarında sabretmek düşmüş. Okurken bir çoğunuz gibi ben de ‘Ah be kızım!’ demekten kendimi alamadım. Mücella’nın bu sessizliği sadece kendi tercihi de değil. Kitabı okurken şunu çok net hissediyorsunuz: Mücella aslında bir devrin, o eski İstanbul ve Trabzon sokaklarının, el alem ne der korkusunun ve ağırbaşlılık geleneğinin bir yansıması. Bu sadece Mücella’nın değil, o dönemde hayatı ıskalamak zorunda kalan pek çok kadının ortak portresi aslında. Yalnız dürüst olmam gerekirse Bekiroğlu öyle çok sıfat ve öyle uzun betimlemeler kullanmış ki, ‘E hadi kardeşim, devam et’ diye söylene söylene okuduğum kısımlar da olmadı değil. Neyse ki kendime ‘kitapları bitirmeden bırakmama’ sözü vermiştim de sabırla okuyabildim o kısımları da. Ben sabırlıyımdır, betimlemeler, uzun anlatımlar beni sıkmaz, ‘Zaten Bekiroğlu’nun kalemini tanıyorum’ diyorsanız şimdiden keyifli okumalar dilerim
Edebiyat
MücellâNazan Bekiroğlu · Timaş Yayınları · 202112,9bin okunma
Victor Hugo - Sefiller
10/10
·1724 syf.·
2026 26. kitabı
Fransız Edebiyatı’nın Şampiyonlar Ligi’ne yakışır bir incelemeyle karşınızdayım :)) ‘Sen neydin be!’ diye başlasam sanırım kitabın ruhuna ihanet etmiş olmam. Başta ‘Bu kitap bitene kadar ben emekli olurum herhalde’ diyordum ama sayfaların içine bir daldım, kendimi Paris sokaklarında, macera peşinde buldum. Olaylar o kadar hızlı ve katmanlı ilerliyor ki, kendinizi bir anda barikatların arkasında veya bitmek bilmeyen bir kovalamacanın ortasında bulabiliyorsunuz. Hugo amcamız dramı seviyor evet, ama her karanlığın sonunda mutlaka bir ışık yakmayı da ihmal etmiyor. Bir de bazen araya girip 5876 sayfa Waterloo Savaşı’nı anlatıyor ama olsun, Jean Valjean’ın hatırına o kısımları da ‘Vardır bir bildiği’ diyerek okuyoruz :) Şaka bir yana, Hugo’nun bu bölümlerdeki bilgi birikimi, kurgusal bir metnin sınırlarını zorluyor. Waterloo’yu sadece bir dekor olarak kullanmıyor, coğrafi detaylardan süvari manevralarına kadar her şeyi adeta bir tarih profesörü edasıyla işliyor. Bu kısımlar, Sefiller’in neden sadece bir roman değil, aynı zamanda bir dönem aynası olduğunu da gösteriyor. Eğer bahtsızlık bir olimpiyat branşı olsaydı, Jean Valjean altın madalyayı kimseye kaptırmazdı. Adamın tek suçu bir somun ekmek çalmaktı ama sistem ona ‘Sen dur, biz seni 19 yıl misafir edelim’ dedi. Çıktığında ise elinde bir dünya rekoru vardı: Dünyanın en ağır vicdanını taşıma rekoru. Valjean toplumdan dışlanmış ve ruhu sertleşmiş bir haldeyken karşısına çıkan Piskopos Myriel ona adaletin değil merhametin dilini öğretti.. Valjean’ın yaptığı bir hatayı cezalandırmak yerine ona hiç hak etmediği bir iyilikle karşılık veren Piskopos, sadece gümüş şamdanlarını değil, aslında Valjean’ın karanlığa hapsolmuş ruhunu da ona hediye etti. Bana kalırsa bu sahne kitabın kalbi çünkü Valjean o kapıdan çıktığında artık
Edebiyat
Sefiller (2 Cilt Takım)Victor Hugo · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025105,5bin okunma