Her birimizi tam bir boşluğa,dış dünyaya sıkı sıkıya kapalı bir odaya hapsetmekle, eninde sonunda dilimizi çözecek olan baskı, dayak ve soğuk yoluyla dışarıdan değil içerden yaratılacaktı bana ayrılmış oda ilk bakışta rahatsız etmedi beni. bir kapı, bir yatak,bir koltuk ,bir parmakla pencere vardı odada. ama kapı gece gündüz kilitliydi. masada hiçbir kitap,gazete ,kağıt ,kalem durmasına izin yoktu, pencere bir yangın duvarına bakıyordu ; bütün çevreme ve hatta kendi bedenime bile tümüyle hiçlik egemendi. elimden her nesneyi almışlardı, zamanı bilmeyeyim diye saati ,yazı yaza mıyım diye kalemi, bileklerimi kese miyim diye bıçağı,sigara gibi en ufak bir sakinleştirici bile benden esirgendi. Tek bir söz söylemesine ve tek bir soruya yanıtlaması izin verilmeyen gardiyandan başka bir insan yüzü göremedim. Bir insan sesi duymadım; göz, kulak, bütün duyular sabahtan geceye, geceden sabaha kadar en ufak bir besin almıyordu, insan kendi kendisiyle kendi bedeniyle ve masa, yatak, pencere, leğen gibi dört beş dilsiz nesneyle Çaresizlik içinde tek başına kalıyordu; Suskunluğun siyah Okyanusundaki cam fanuslu bir dalgıç gibi yaşıyordu insan, kendisini dış dünyaya bağlayan halatın kopmuş olduğunu ve o sessiz derinlikten hiçbir zaman yukarı çekilmeyeceğini ayrımsayan bir dalgıç gibi hatta . Yapacak, duyacak, görecek hiçbir şey yoktu, her yerde ve sürekli hiçlikle çevriliydi insan, boyuttan ve zamandan tümüyle yoksun boşluk. Bir aşağı bir yukarı yürürdü insan, düşünceleri de onunla birlikte bir aşağı bir yukarı, bir aşağı bir yukarı yürüyüp dururdu. ama ne kadar soyut görünürlerse görünsünler, düşünceler de bir dayak noktasına gereksinim duyarlar, yoksa kendi çevrelerinde anlamsızca dönmeye başlarlar; onlar da hiçliğe katlanamaz. İnsan sabahtan akşama kadar bir şey olmasını