"Dünyaya gelmişim." Ne kadar garip insanın kendi doğumu hakkında konuşması. Upuzun ve daha başlamadan sıkıcı bir macera romanının tekdüze girizgâhı. Biricik olsun diye didinilen, ama çaresiz, her defasında daha çok herkesinkine benzeyen. Bir hayatı öbüründen ayıran pek bir şey de yok ya zaten. Âdem ile Havva'dan gelenler, birbirleri ardına doğarlar, yaşarlar ve inanmak istemeseler de illaki ölürler. Bundan ötesi, kimsenin hatırlamayacağı ayrıntılar. Bugün varlarsa, şüphesiz yarın yoklar.
Bazı şeyler gerçek önemini yitirdiğinde birden önemli hale geliverir bizim için. Onlara anlamlar biçmeye çalışırken buluveririz kendimizi. Öyle olması icap ettiğine inandığımızdan olsa gerek, birdenbire kayıpların boşluğunu hissetme sevdasına kapılırız. Gereklilik kipleri duygularımızı yönlendirmeye başladığında sahicilikten uzaklaşırız. Çünkü öyle olması gerektiği için öyle hissetmek, insanın kendisini kandırmaya çalışmasından başka bir şey değil bana göre. Düpedüz sahtekârlık.
Küçük bir çocuğun tek istediği, diğer çocuklar gibi olmaktır. Herkes nasılsa, öyle olmak. İyi ya da kötü tüm farklılıklar, onu arkadaşlarının gözünde yabancı yapar. Diğer çocukların hayal bile edemeyeceği harika bir bisiklete sahip olmak da, herkesin sahip olduğu bir anneden mahrum bırakılmak da...
Böyle durumlarda zamanın akışı yavaşlar. Beklemek zamanı ağırlaştırır. Bu ağırlığın değeri beklenenin kıymetine endekslidir. Zamanı ölçmeye yarayan bütün o sonradan uydurulmuş alet edavat oldum olası güvenilmez gelmiştir bana. Saat neye göre saattir mesela? Neden bir saat yüz yirmi dakika, bir gün on iki saat değildir? Zaman, benim için en çok bu bekleme anlarında hissedilir.