Eylemsizliğin, suskunluğun, giderek kayıtsızlığın sırrına eremediğimiz için bocalıyoruz. İlişkilerimizi boşluklar dolduruyor. Konuşurken, dertleşirken, hatta sevişirken bile birbirimizden kaçınıyor, kaçıyoruz. Düşüncemiz, duygumuz ve sezgimiz ile sözümüz, halimiz ve eylemimiz birbirine zıt. Aşk ise bir mola; doğası gereği kısa, verimsiz ve göstermelik.
Anlamak, başkasını anlamaktır. Düşünmek ise kişinin kendi kanaati aleyhine kanıtlar araması. İnsan kendini anlayamaz. Anlam bize başkasının ikramı, hediyesi, bahşişidir. Benliğimizi ancak tanıyabilir (meşru kabul eder), etap etap kurar ve zaman içinde farklı farklı niteleriz. Kendi değişimimizi normal, ötekininkini anormal sayarız.
Bir suç düzleminde yaşıyoruz. Bu memlekette “güç” denince akla “kötülük yapabilme kapasitesi” gelir. İnançlar, kabuller, ideolojiler, tahminler, kanaatlar, varsayımlar, iddialar… grup çıkarına, kişisel arzulara göre şekillenir. Tutkuyla savunulan görüşlere dikkat; hiçbirinin mantıksal dayanağı yoktur. Velhasıl mevcut koşulda ellerinizi kirletmeden adım atamazsınız. Masumiyet, önünde sonunda, öyle ya da böyle cezalandırılır.