İslâm Tasavvufu hal ilmi dir. Onu, bir felsefe veya sözden ibaret zannetmek büyük hata olur. Tasavvufun en büyük prensiplerinden birisi, haya sahibi olmaktır. Bunun da en üstün derecesi, Allah'ın Kitabına ve Resûlünün sünnetine karşı edebli bulunmaktir. Binaenaleyh gerçek mutasavvif ve sufi , kendine arız olan her türlü ahvál karşısında Kitap ve Sunnete uygunluk ölçüsünden ayrılamaz. Çünku hiç bir mutasavvif, şer'i mânasıyla "masum" sayılamaz.
Şunu da unutmamalıdır ki İslam , ifrat ve tefritten uzak, insanlar için yaşanılabilir, hem ruhi hem de bedeni manada, normal insan istek ve arzularının tatmin bulduğu kâmil bir dindir.
Hatta onu derinliğine araştırırsak, Resül-ü kibriyânın risaletini tekaddum eden aylarda Hira Mağarasına çekilip zühdi bir hayat yaşamasında, Ashab-ı kiramın pek çoğunun, gerek savaş ganimeti ve gerekse tabii imkânlarla iyi derecede dünya malına sahip oldukları halde, sade ve mütevazî bir hayatı tercih etmelerinde bu anlayışın mevcu- diyetini görmemezlikten gelemeyiz. Hele Hz. Ebu Bekir (r.a.) efendimizin dillere destan yaşantısını,
Hz. Ali (r.a.) ın ve Ehl-i Beyt (r.anhüm) in akıllara ve idrâklere sığmayan her anı insanlar için bir ders ve ibret zühd ve takva dolu hayatlarını, ancak onların tasavvuftan aldıkları mânevi gıdalarla değerlendirmek yerinde olur sanıyoruz.