...insanların çoğu hayatlarına lüzumlu gördükleri uzlaştırıcı, yatıştırıcı, uyuşturucu fikirler ve ihtiyatlar içinde yaşarlar. Teşrifatın ve nezaketin öğrettiği kayıtsızlık ve riya gibi birtakım âdetler -vücutlarını örten esvaplar gibi- onların sözlerini ve fikirlerini de kaplar, hayatın binbir düzeni içinde, belki iyice haberimiz bile olmadan, kendi kusurlarımızla ünsiyet etmiş bulunduğumuz gibi başkalarının ahlâksızlıklarını da ehlileştirmiş oluruz. Irkımızın, milletimizin, mahallelilerimizin, ahbaplarımızın ve akrabalarımızın kusurları, eğer menfaatlerimize dokunmazsa çok kere, gözlerimize batmaz, insanlarla münasebetlerimizi, üstünkörü bir terbiye tanzim eder, işte bunun için çok kere
kayıtsız ve hafif ruhlu ve alçak gönüllü olanların muarefesi cemiyeti teşkil eden insanların çoğunun hoşlarına gider.
Yanlarında muhtaç olduğumuz sahte emniyeti duymak selâmetine varırız. Bu huzur yalancıdır. Fakat biz insanları yalanıyla tatmin eder. Zira onlarla aramızdaki anlaşma lisanı sanatın tam ciddi ve saf dili değildir. Bize dokunmayan şeytan başkalarını baştan çıkarabilir. Ondan beklediğimiz bizi çileden çıkartmamasıdır. Bu müsamaha havası içinde, içlerinin bildiğimiz karasını, tanıdıklarımızın
yüzlerine vurmayız. Bu cemiyet içinde, nefis müdafaası gibi bir şeydir, insanlar bu karanlık içinde yaşamaya alışkındırlar. Onlara her gün her tarafta rastlar, ahlâksızlıklarının bulaşık hastalıklar gibi bize temas ile geçmeyeceğini bilerek ellerini sıkar, hallerini sorar, hatta sıhhatleri bozulsa bir nevi tesanüt duygusuyla samimiyetle teessür duyarız. Dostluklar, menfaatler ve nezaketler müsamahamızın hudutlarını gevşete genişlete onları hayatta münakaşaları abes emrivakiler gibi görmeğe alışırız, insanlar hakikati bulup söylemekte tembeldirler, içlerinden
çoğu, yazan