Birinci eleştiriyi yanıtlamak en kolayıdır. Parlamenter demokrasi, yönetenlerin özgür bir oylama ile seçildiği bir toplum ve devlet yapısı üzerindeki temel noktalarda fikir birliğine varılmasını gerektirir. Böyle bir fikir birliğinin yokluğunda, parti politikaları birbiriyle çelişen etnik, dinsel ve yöresel grupların, aşiretlerin ve kabilelerin çatışma alanı biçimini alır.
*****Atatürk'ün döneminde temel noktalar üzerinde bir anlaşma yoktu. *****
Dahası, iki dünya savaşı arasındaki sürede daha zengin ve daha iyi eğitimli toplumlarda bile demokrasi sürdürülememişti.
Atatürk'ün aydın otoriterliği, özgür, özel yaşam biçimleri için yeterli bir boş alan ayırmıştı. Onun yaşadığı yıllarda bundan fazlası beklenemezdi.
Atatürk'ün laiklik anlayışını eleştirenler, cumhuriyetin yönetiminde İslam'a da yer vermiş olması gerektiğini öne sürüyorlar. Ama günümüzde, kısa süre önce yaşanan deneyimler siyasal İslam'ın taleplerinde kapsayıcı olduğunu gösterdi.
Mısır, İslam'ı resmî din kabul etmekle köktendincilerin terörünü önleyemedi.
Elbette Atatürk'ün bir yandan laiklik üzerindeki taleplerini reddederken, örgütlü İslam'a daha fazla saygı göstermiş olması gerektiği öne sürülebilir. Din adamlarına şiddetle karşı olduğu, hocalardan hiç hoşlanmadığı açıkça biliniyordu. Ama işin içinde duygular olmayınca, bir kültür devrimi de olmaz.
Bir kimsenin Atatürk'ü değerlendirmesi, en nihayetinde, o kimsenin Avrupa'nın Aydınlanma çağında, geniş ölçüde din adamlarına karşı olanların şekillendirdiği çağdaş uygarlığı nasıl değerlendirdiğine bağlıdır. Atatürk de onlar gibi hissediyordu.
Türkiye'deki Kürtler ve diğer etnik gruplara gelince,
Atatürk reformcu Türk milliyetçileriyle aynı görüşü paylaşıyordu. Gençlik yıllarında Mustafa Kemal'e esin kaynağı olan özgürlük şairi Namık Kemal, 1878 gibi çok erken bir tarihte, “Ülkemizde Türkçe dışındaki bütün dilleri yok etmeye çalışmalıyız... Ulusal birliğe karşı dil, belki de dinden daha sağlam bir engel oluşturur..." diye yazmıştı.
İstiklal Savaşı yıllarında Mustafa Kemal, Kürtlerden ayrıca söz etmiş, ama hep kaderleri Türklerden kesinlikle ayrılamayacak ‘kardeşlerʼ olduklarını söylemişti s.611