Mehmet Altuntaş

Mehmet Altuntaş
@Zazainsani
“Kınamamalı, insan bazen kendinde usanır.” “Ölü bir kuş uçmayı hatırlamamı öğütledi bana” “Gözyaşı, ağlamak ve dualar çaresizliğin metaforudur.” youtu.be/KxQ7DNWrwwc?si=...
Umut sensin.
Puan vermedi·112 syf.··
2026 14. kitabı
Godot gelecek mi? Belki yoldadır; belki de bir dağın arkasında, belki de gökyüzünün ıssız maviliğinde... Ama mutlaka gelecek. Aradığımız her neyse, bir gün mutlaka kapımızı çalacak. Kimi için sevgi, kimi için Tanrı, kimi için yalnızlığı usulca yıkayan bir yağmur, kimi içinse umut. Sahi, biter mi bu umut? Godot'yu beklemeye devam etmeli. Gelecek elbet, ama gelmeyebilir de. Asıl mesele, bekleyişin kendisindeki o sessiz direniştir. Beklemek, zamanın karşısında kaskatı ve ölü bir çınar gibi durmak değil; her rüzgarda eğilip bükülen ama hayata inatla tutunan taze bir fide olabilmektir. Eğer gelmeyeceğini kabul edersek, işte o zaman o fide kurur, umut biter. Sahi, umutsuz yaşar mı insan? Onun için o bir gün gelecek; siz gözlerinizi bir dağa, bir maviliğe, dalgaların vurduğu bir sahile daldırın. Hiçbir şey bulamadınız mı? Aynanın karşısına geçip kendi gözlerinize daldırın. Orada, bekleyenle beklenenin nasıl iç içe geçtiğini, aradığınız o umudun sizin bir parçanız olduğunu fark edeceksiniz. Göreceksiniz; gelecek, umut, hepsi baktığınız o yerde, kendi içinizde. Yeter ki bakmayı bilin
Godot'yu BeklerkenSamuel Beckett · Çan Yayınları · 196310,1bin okunma
Reklam
Ölümü Aşan Bir Sevginin ve Yasın Manifestosu
Puan vermedi·84 syf.··
2026 10. kitabı
·
1 saatte okudu
·
Okunma: 04 Mayıs 2026 05:58
Şükrü Erbaş’ın Sessizce Yaşıyoruz eseri, salt bir şiir toplamı değil; bir yasın kağıda nasıl bu kadar zarif, bu kadar sarsıcı akabileceğinin en saf kanıtı. Okuru sayfalar arasında gezinirken en çok etkileyen şey, ölümün soğukluğuna inat, satırlardan taşan o muazzam sevgi ve acının edebi bir estetikle harmanlanması oluyor. Bu kitapta yas, yalnızca gidenin ardından duyulan soyut bir boşluk, büyük bir feryat hissi olmaktan çıkıyor; evin içindeki eşyalara, en ufak ritüellere, gündelik hayatın tam ortasına siniyor. Bir koltuğun yerini değiştirmenin bile nasıl devasa bir psikolojik eşik olduğunu görüyoruz. Çünkü o koltuğun yerini değiştirmek, artık o kaybı tamamen kabullenmek, o kesin yokluğa teslim olmak demek. O eşyaya, o düzene kıyamama hali, varlığın izine duyulan o ince sadakat, yasın ne kadar somut ve içeriden bir sızı olduğunu okurun adeta boğazına düğümlüyor. Ancak kitabın kalbinde yatan ve tüm bu hüznün içinde parlayan asıl gerçek; aşkın olağanca güzelliğiyle, tüm canlılığıyla devam etmesi. Şükrü Erbaş bize gösteriyor ki; ölüm, belki fiziksel bir ayrılık getirir, nefesi keser ama gerçek sevgiyi, kök salmış bir aşkı silip atmaya gücü yetmez. Şiirlerdeki o kesintisiz bağ, bitmeyen bir sevdanın ölüme karşı duruşunun en güzel ispatı. Sessizce Yaşıyoruz, yas tutmanın en naif, en derin ve belki de edebiyattaki en güzel hallerinden birini sunuyor bize. İnsanın en mahrem, en kanayan yarasını böylesi bir zarafetle, böylesi bir şeffaflıkla bizimle paylaştığı ve acısını yoldaşımız kıldığı için Şükrü Erbaş’a büyük bir minnet duyuyorum. Bu kitap, sadece bir kayıp şiiri değil; ölümün bile bitiremediği bir sevginin sessiz ama yankısı çok büyük bir ağıtı.
Yaşıyoruz SessizceŞükrü Erbaş · Kırmızı Kedi Yayınevi · 201616bin okunma
Uyuyan Vicdanları Uyandıran Bir Tokat: Hacı Ağa’yı Okurken
Puan vermedi·105 syf.··
2026 9. kitabı
·
5 saatte okudu
·
Okunma: 04 Mayıs 2026 04:48
Sadık Hidayet’in Hacı Ağa’sını bitirdiğimde içimde tuhaf bir fırtına koptu. Kitaba başlar başlamaz o Hacı Ağa'nın nasıl bir kan emici olduğunu iliklerime kadar hissettim. Sözde dindar, özde halkın cebindekini çalan, çaldıklarıyla semiren o tanıdık silüet... Okurken sayfalara bakıp içimden hep şunu söyledim: "Ulan hiç yabancı gelmiyorsun, sanki her gün karşımda gibisin!" Gerçekten de öyle değil mi? Etrafımız insanları açlıkla, yoksullukla sınayıp dini hurafelerle uyutan, kendi kasasını doldururken her türlü arsızlığı mübah gören bu adamlarla dolu. Sayfalar aktıkça, adamın serveti ve kibri büyüdükçe benim de vicdanım sızım sızım sızlamaya başladı. Göz göre göre yapılan bu hırsızlıklar, bu riyakârlık karşısında "Kimse mi dur demeyecek, kimse mi buna isyan etmeyecek?" diye yiyip bitirdim kendimi. Bir ara o ağır, kasvetli ve ikiyüzlü dünya ruhuma öyle bir çöktü ki, kitabın sonlarına yaklaşmama rağmen kaçıp uyumak, o ağırlıktan kurtulmak istedim. Ama sonra... Tam da sessizliğin ve umutsuzluğun dibindeyken sahneye o şair çıktı ve uykum falan kalmadı! O şairin, Hacı’nın karşısına dikilip bütün şerefsizliklerini, bütün yalanlarını suratına bir tokat gibi çarpması var ya... İşte o an, okurken içimde biriken o zehirli irin aktı gitti. O adam konuştukça ben rahatladım, o haykırdıkça vicdanımın ağrısı dindi. Resmen içsel bir arınma yaşadım. İnsan o an tek bir şey diliyor: Vicdanı olan, insan olan herkes keşke o şair gibi olabilse. Dünya maalesef bu Hacı Ağalarla kaynıyor, bitmek de bilmiyorlar. Ama o şairin sözleri insana umut veriyor. Bir gün gerçekten herkesin bilinçlendiği, bu kan emicilerin yüzüne gerçeklerin korkusuzca haykırıldığı o devrim dolu günlerin geleceğine inanmak istiyorsun. Çünkü karanlığı, sahteliği ve bu uykuyu ancak gerçeği yüzlerine çarpan o cesur kelimeler
Hacı AgaSadık Hidayet · Yapı Kredi Yayınları · 20172,878 okunma
Kör mü baykuş?
Puan vermedi·95 syf.··
2026 2. kitabı
·
11 günde okudu
·
Okunma: 03 Nisan 2026 14:29
Kör mü baykuş? Hayır, kör değil. Sadece çok görmüş, çok ağlamış. Gözleri bu dünyanın ağırlığını taşıyamayacak kadar dolmuş; akı ve yaşı birbirine karışmış. Çünkü bazı gözler gördüğünü silemez, bazı ruhlar bu dünyanın acısına mesafe koyamaz. Baykuş, gecenin sahibi değil; karanlığın içinde kalmaya mecbur bırakılmış bir tanık gibi. Bu kitap bir hikâye anlatmıyor aslında, bir yaranın nasıl derinleştiğini gösteriyor. Her cümle biraz daha içeri işliyor; insan okurken sadece anlamıyor, hissediyor. Hatta bir noktadan sonra hissetmek bile yetmiyor, o acıyı taşımaya başlıyorsun. Okurken sürekli şunu düşündüm: Bir insan ne kadar acıya dayanabilir? Ne kadar kırıldıktan sonra hâlâ ayakta sayılır? Buradaki acı tek başına hayatın yükü değil. Asıl ağır olan, o yükün üzerine insanların da eklenmesi. İnsan, hayattan gelen darbelerle değil çoğu zaman, diğer insanların bıraktığı izlerle tükeniyor. Bu kitap da tam olarak bunu anlatıyor: Yavaş yavaş kendinden vazgeçen, varlığını sessizce silen bir insanı. Daha önce de okumuştum bu kitabı. Ama insan değiştikçe okudukları da değişiyor. Eskiden fark ettiğim şeyleri şimdi daha derinden hissediyorum. Çünkü büyüdükçe acı da büyüyor, daha karmaşık, daha tanıdık bir hâl alıyor. İkinci okuyuşumda kitabı sadece okumadım, içine çekildim. Yağmur altında okumak ise bambaşkaydı. Sanki gökyüzü de bu hikâyeye eşlik ediyordu. Her damla, içimdeki duyguları biraz daha ağırlaştırdı. O acı, sessizce içime aktı ve kaldı. Bu kitabı bitirdiğimde elimde bir hikâye kalmadı. İçimde bir his kaldı. Ve o his kolay kolay geçecek gibi değil.
Kör BaykuşSadık Hidayet · Yapı Kredi Yayınları · 202636,6bin okunma