Şükrü Erbaş’ın Sessizce Yaşıyoruz eseri, salt bir şiir toplamı değil; bir yasın kağıda nasıl bu kadar zarif, bu kadar sarsıcı akabileceğinin en saf kanıtı. Okuru sayfalar arasında gezinirken en çok etkileyen şey, ölümün soğukluğuna inat, satırlardan taşan o muazzam sevgi ve acının edebi bir estetikle harmanlanması oluyor.
Bu kitapta yas, yalnızca gidenin ardından duyulan soyut bir boşluk, büyük bir feryat hissi olmaktan çıkıyor; evin içindeki eşyalara, en ufak ritüellere, gündelik hayatın tam ortasına siniyor. Bir koltuğun yerini değiştirmenin bile nasıl devasa bir psikolojik eşik olduğunu görüyoruz. Çünkü o koltuğun yerini değiştirmek, artık o kaybı tamamen kabullenmek, o kesin yokluğa teslim olmak demek. O eşyaya, o düzene kıyamama hali, varlığın izine duyulan o ince sadakat, yasın ne kadar somut ve içeriden bir sızı olduğunu okurun adeta boğazına düğümlüyor.
Ancak kitabın kalbinde yatan ve tüm bu hüznün içinde parlayan asıl gerçek; aşkın olağanca güzelliğiyle, tüm canlılığıyla devam etmesi. Şükrü Erbaş bize gösteriyor ki; ölüm, belki fiziksel bir ayrılık getirir, nefesi keser ama gerçek sevgiyi, kök salmış bir aşkı silip atmaya gücü yetmez. Şiirlerdeki o kesintisiz bağ, bitmeyen bir sevdanın ölüme karşı duruşunun en güzel ispatı.
Sessizce Yaşıyoruz, yas tutmanın en naif, en derin ve belki de edebiyattaki en güzel hallerinden birini sunuyor bize. İnsanın en mahrem, en kanayan yarasını böylesi bir zarafetle, böylesi bir şeffaflıkla bizimle paylaştığı ve acısını yoldaşımız kıldığı için Şükrü Erbaş’a büyük bir minnet duyuyorum. Bu kitap, sadece bir kayıp şiiri değil; ölümün bile bitiremediği bir sevginin sessiz ama yankısı çok büyük bir ağıtı.