Babam beni pek sevmezdi, diyor bir arkadaşım. Bir bakıma tüm kuşağımızın paylaştığı bir duygu bu. Babalarımız bizi pek şımartmazdı, bu bir gerçek, şımartmak annelerimizin ve büyükannelerimizin ayrıcalığıydı. Aslında babalarımız bizi severdi, babam konusunda bundan eminim, sadece bunu nasıl göstereceklerini bilmiyorlardı. Onlara da hiç kimse bunu nasıl yapacağını göstermemişti.Çocukken beni hiç öptüğünü hatırlamıyorum. O da babasının kendisini öptüğünü hatırlamazdı.
Muhtemelen babamın basketbol oynama hayali o civarlarda başlıyor. Hem boyu da uzunmuş, tüm özelliklere sahipmiş. Herhalde lisenin son yıllarında oynamaya başlamış, sonra da askerde devam etmiş... Ve o, hayatında hiçbir yere gitmemiş olan babam, ordu takımıyla seyahat etmiş, (babaannem yine de bir bakıma haklı çıkmış). Bulgaristan içinde seyahat etmiş tabii, ama o da dünya sayılır. Umut vaat ediyormuş, tekniği güçlü, sağlıklı biriymiş, antrenörü onu beğeniyormuş ve önünde parlak bir gelecek ışıldıyormuş...
Savaş sonu doğan nesil için o dönemin mantığına göre çocuk, henüz büyümemiş, küçük bir yetişkindir sadece. Büyüklerin eski kıyafetlerini giyer ve altı-yedi yaşına gelip ailenin işgücüne katılabilecek hale gelene kadar kenarda bekler.
İşitilen şey, görülen şeyden daha dehşet verici olabiliyor sanki. Sadece sözcükler ölüm gerçeğini kesinleştirebilir. Biri o öldü demediği sürece hâlâ bir umut vardır.