Tanrı doğayı yaratıp yeri göğü var ettiğinde, buna karşı şeytan da insanı sahiplenmiş, onu bilgi ağacının meyvesi ile beslemişti. Bilgi edinen insan, diğer canlıların yapamadığın yaptı, varoluşunu bildi, bildikçe varlığına hayran oldu. Kendisinden başka kimseyi sevmedi, Tanrı’yı bile. Tanrı’ya bağlılığı, ölümden sonraki yaşamı istemesindendi. Ölçü, kendi varlığıydı. Doğayı ezdi, canlıları öldürdü. Zamanı geldiğinde Tanrı’yı da öldürecekti.
Burada tepeler düzlenir, yerine binalar yapılır. Ay ve yıldızların yerini sokak lambası alır. İnsan doğayı baştan sona değiştirirken, köpek artık ne kadar köpektir?
Köyünüzün duvarları sizden daha güvenilirdir. Taş duvarlar güneşte nasılsa karanlıkta da öyledir, en az 100 yıl ayakta kalır. Siz ise insanın gündüz yüzüne gülerler gece kapısına kesik tavuk bacağı asarsınız. Kusurlarınızı kabul ettiğiniz görülmemiştir, özür dilemeyi bilmezsiniz. Kendi yakınlarınıza tecavüz eder, sonra namus için adam öldürürsünüz. Tanrının adı daima dilinizdedir, çok iyi ağlarsınız. Ağıt dinleyip eski günleri hayal edersiniz. Dünya yansa umrunuzda değil, yeterki evinizin duvarından bir taş eksilmesin. Kötülüğün dışardan geldiğine inanırsınız. Kötülüğün kaynağı ya komşunuzdur ya da köye gelen yabancılardır. Kendi kalbinizde bir yılan taşıdığınızı görmezsiniz.
“Ben sıradan bir berberdim, eskiden evine ekmek götüren kitap okumayı seven ama çocuğu olmayan bir berber. Hayatımızın ters döndüğü son günlerimizde karım bana ağır söz etmedi lanetlesin istedim ama o benden lanetini bile esirgedi. Ay kendi düşündüklerimi ona sarhoşken söyledim, bir gece karşısına geçip ben zavallı biriyim dedim. Aşağılamasını, bana bağırmasını bekledim. Horlayıcı bakışlarını yakalamaya çalıştım ama karım başını öbür tarafa çevirirken yüzünde sadece üzüntü taşıdığını gördüm. Bir kadının en büyük kötülüğü, daima sizden daha iyi olmasıdır. Annem dahil.”