Mü'minin vazifesi, kâinatta en büyük ve en yüksek hakikat olan imanı elde etmiş olmasından dolayı, Cenab-ı Hakk'a şükür ve hamddır. Bunun dışında imanına mukabil hiçbir maddî mânevî menfaat beklememeli, hatta kalben arzu etmemelidir. Zira, iman nimetine kavuşmanın ve Müslümanlık şerefiyle şereflenmenin karşılığı olarak verilecek mükâfat uhrevîdir. Ancak o âlemde Cenab-ı Hak, fazl ve keremi ile bu eşsiz mükâfatı ihsan eder.
İman ve Kur'an'a âit hizmetlerin sevab ve mükafatları da uhrevîdir, ahirette verilir. Binaenaleyh, hem iman edip Müslüman olan, hem de Kur'an'a ve İslamiyete hizmet eden Müslüman, bu hizmetlerinden dolayı dünyevî bir mükâfat ve menfaat beklememelidir. Bekleyip kalben arzu ettiği takdirde dindeki ihlasını kaybetmiş sayılır. İhlâsın zâyî olması ise, ibadetlerin makbuliyet sırrını ortadan kaldırır; Allah korusun, insanı mânen müflis duruma sokabilir. Bunun yanında, iman ve Kur'an'a hizmet eden bir insan, istemediği ve kalben arzu etmediği halde maddî bir mükâfata bu hizmetinden dolayı nail olsa, bunu Cenab-ı Hakk'ın kendisine bir ihsanı bilip verenlerin minneti altına girmemelidir; ayrıca "Bu maddî menfaat ve ücret dinî hizmetimden dolayı veriliyor" hissine de kapılmamalıdır.
Taif Seferi esnasında idi. Peygamber Efendimize Benî Leyslerden bir adam getirildi. Bu adam, Hüzeyllerden birini haksız yere öldürmüştü.
İki taraf, Resûl-i Ekrem Efendimizin huzurunda iddialarını sıralayıp savunmalarını yaptılar.
Sonunda Peygamber Efendimiz, öldürülen adama karşılık, katilin de öldürülmesine hüküm verdi. Hüküm infaz edildi.
Bu, İslam'da kısasla neticelenen ilk kan davası idi.
Süraka der ki:
"Resûlullah'a, 'Yâ Resûlallah! Kendi develerim için doldurduğum havuzlarımın başını yitirilmiş develer sararlar. Havuzumdan onları sulasam, bana ecir ve sevab var mıdır?' diye sordum. Resûlullah (a.s.m.), 'Evet... Her ciğeri olanı sulamakta, insana ecir ve sevab vardır' buyurdu.
Saadete kavuşan insan, sevdiklerinin de kendisiyle aynı saadet lezzetini paylaşmasını gönülden arzu eder. Bu, insanoğlunun mahiyetinde var olan bir duygudur.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Kâbe-i Muazzama'nın kapısında durdu. Mübarek yüzünde beliren tatlı tebessümleriyle halka bakıyordu. Allah'a hamd ve senâdan sonra şu hutbeyi irad etti:
"Allah'tan başka ilah yoktur, yalnız O vardır; O'nun şeriki yoktur.
"O, vaadini yerine getirdi; kuluna yardım etti, (aleyhinde) toplanan düşmanları tek başına perişan etti.
"Bilmelisiniz ki Câhiliyye devrine ait olup, iftihar vesilesi yapılıp gelinen her şey, kan, mal davaları... Bunların hepsi bugün, şu ayaklarımın altında kalmış, ortadan kaldırılmıştır.
"Bütün insanlar Adem'den (a.s.), Adem de topraktan yaratılmıştır.
"Ey insanlar! Sizi, bir erkekle bir dişiden (Adem ile Havva'dan) yarattık. Hem de sizi soylara ve kabilelere ayırdık ki birbirinizi tanıyasanız. Biliniz ki Allah katında en iyiniz, takvası en ziyade olanınızdır (şeref, soy, sop ve nesebce en üst olanınız değildir). Şüphe yok ki Allah Alîm'dir [her şeyi bilendir), Habîr'dir [her şeyden haberdardır]!" (Hucurat, 13)