Şunu da akıldan çıkarmamalıyız ki, müşterek menfaatlerden olup da bizim elimizde bulunan her şey, bir Hak Sahibi'nin bizdeki emanetidir ve bu şeylerin yaratıcısı, azîz ve celîl olan Allah, hak sahibi olarak, dilediği zaman emanetini geri alabilir ve dilediği bir başkasına verebilir. O, bu emaneti, böyle dilediği birine vermese dahi, o nimet bize asla geri dönecek değildir. Bazan O, düşmanlarımızın eliyle emanetini bizden geri aldığında, O'nun bize kötülük ettiği vehmine kapılırız. Unutmamamız gerekir ki, emaneti bırakan, onu geri alarak istediği başka birine verme hakkına da sahiptir ve bunda bizim için ne utanç ne de hakaret vardır; olsa olsa emanetler bizden geri alındığında üzüldüğümüzden dolayı kınanmaya ve hakarete müstahak oluruz. Çünkü bu tutum aç gözlü, cimri ve iyiyi kötüden ayıramayanların ahlâkıdır.
Bir şey kendisine emanet olarak verildiğinde bunun kendi malı olduğunu zanneden kişi, şükür yolunu da terketmiş sayılır. Zira emanet olarak verilen nimete şükretme görevinin ilk basamağı, sahibi emaneti geri almak istediğinde, O'nun bu yöndeki isteğine sür'atle cevap vererek emaneti gönül hoşluğu ve memnuniyetle sahibine iade etmektir. Buna göre emanet edilen şeyin geri alınmasından dolayı üzülen kimse şükürde kusur etmiş olur. Adalete aykırı olan böyle bir ahlâkı kendimize yakıştırmaktan utanç duymalıyız! Keza Emanet Sahibi'nin onu geri istemesinden duyduğumuz üzüntü sebebiyle kendi kendimize çocukça ve saçma mazeretler ileri sürmekten de utanmalıyız!
Emanet Sahibi, emanetini bizden düşmanlarımızın eliyle geri aldığı için, sırf bu yüzden üzüldüğümüzü de söylememeliyiz. Çünkü emanet sahibinin, onu geri alırken araya koyduğu elçinin bizim beğendiğimiz yapıda ve huyda olması, bizim sevdiğimiz biri olması ve bizim istediğimiz bir zamanda emaneti geri alması