Acımak’ı okurken Zehra’yı mesafeli, sert ve duygusuz biri olarak gördüm. Öğrencilerine karşı tavrı, hayata bakışı, insanlarla arasına koyduğu o kalın duvar… Bunların bilinçli bir tercih olduğunu düşündüm. Roman ilerledikçe asıl sarsıcı olanın Zehra’nın değil, onu bu noktaya getiren hikâyenin kendisi olduğunu fark ettim.
Zehra, babasını yıllarca kötü; annesini ve anneannesini ise fedakâr ve doğru insanlar olarak tanıyarak büyümüş. Hayatını da bu kabuller üzerine kurmuş. Güçlü olmayı sertlik sanması, öğretmenliğindeki katı tutum hep bu yanlış anlatının sonucu . Asıl kırılma noktası ise Mürşit Efendi’nin günlüğü.
Günlüğü okurken Mürşit Efendi’ye karşı zaman zaman mesafe koydum. Yaşadıklarını anlatırken çoğu zaman suçu başkalarına yüklüyor, sanki kendisinin hiç payı yokmuş gibi davranıyor. Ama biraz durup düşününce bunun bilinçli bir kötülükten çok, zayıflık ve korkaklık olduğunu hissettim. Çocukluktan gelen baskılar, yanlış insanlar ve suskunluklar onu bugünkü hâline sürüklemiş.
Günlük, Mürşit Efendi’nin kendine yazdığı bir savunma metni gibi. Bu yüzden tek taraflı, hatta yer yer rahatsız edici. Ama tam da bu nedenle gerçekçi. İnsanlar kendilerini anlatırken nadiren tamamen dürüst olurlar.
Zehra açısından asıl yıkım, babasıyla birlikte annesini ve anneannesini de yeniden tanımak zorunda kalması. Onların da göründükleri kadar masum olmadığını fark etmesi. En çok da bu yüzden Zehra’ya üzüldüm. Sertliği seçmiş biri değil; sert olmak zorunda kalmış biri o. Hayata karşı geliştirdiği tutum, bir savunma biçimi.
Romanın sonu beni çok etkiledi. Çünkü Zehra, bütün hayatını şekillendiren kabullerin bir yanılsama olduğunu ancak her şey bittikten sonra fark ediyor. Babası hayattayken bu yüzleşme yaşansaydı muhtemelen hiçbir şeye inanmazdı. Bazı gerçekler, ancak kimse kendini