Artık sesini duymayacağım. Olduğum kadını, bir zamanlar olduğum çocukla bir araya getiren onun sesi, sözleri, elleri, tavırları gülüşü ve yürüyüşüydü. Geldiğim dünyayla aramdaki son bağ da koptu.
Bir hayatım daha olsa, korkmadan dokunmak için yaşardım onu. Bir keklik beslerdim ellerimle, varsın uçsun sonunda. Bir çiçek büyütürdüm, varsın solsun sonunda. Bir omuz ısıtırdım, varsın gitsin sonunda. Dokunurdum. Ben eriyene dek, o eriyene dek, biz hiçleşip karışıncaya dek bu derin boşluğa, dokunurdum. Ama yok bir hayatım daha. Bir hayat daha yok.
Yok.
Yaşamak, düşmekle kalkmak arasında geçirdiğiniz korkulu, ümitli, telaşlı zamanın adı. Düşüp düşüp kalkma sanatı. Ben maalesef pek başarılı olamadım. Çünkü kalkabilmek için, düşerken aldığınız yaraları iyileştirmeyi bilmeniz gerekiyor. Oysa ben her gece ağrıyla uyudum, her sabah sancıyla uyandım.
Ama denemedim denemez. Elbet denedim. Ne var ki yol yordam bilmediğimden, hep yanılgıyla sonuçlandı tecrübelerim. Bir kere, başkalarına, hatta kendime bile nasıl muamele etmem gerektiğinden emin değildim. Doğru neydi, normal neydi, iyi neydi, bunlardan emin değildim. Yine de denemedim değil. Denedim.
İnsan gençken -ben gençken- duygularınızın kitaplarda okuduğunuz duygular gibi olmasını istiyorsunuz. Onların yaşamınızı altüst etmesini, yeni bir gerçeklik yaratmasını ve tanımlasını istiyorsunuz. Sanırım daha sonraları, onların daha ılımlı bir şeyler, daha pratik bir şeyler yapmasını istiyorsunuz: onların yaşamınızı şu anda ve geçmişte olduğu gibi desteklemesini istiyorsunuz. Onların size her şeyin iyi olduğunu söylemesini istiyorsunuz. Peki, bunda yanlış bir yan var mı?
Hayatta kaldım. “Hikayeyi anlatmak için hayatta kaldı” - insanlar öyle söylerler, değil mi? Bir zamanlar İhtiyar Joe Hunt’a akıcı ama samimiyetten uzak bir dille söylediğim gibi: Tarih, zafer kazananların yalanları değildir; şimdi bunu biliyorum. Tarih daha çok, çoğu ne zafer kazanmış ne de yenilgiye uğramış olan hayatta kalanların anılarıdır.