Kaan

HATAY MESELESİ RACONU
Hiç unutmam: Hatay meselesi etrafında Cenevre' de müzakereler oluyordu. Hatay'da Arapça'nın resmi dil olması konusu üzerinde duruyorlar, bunda ısrar ediyorlardı. O zamanki hükümet ise anlaşmazlık yüzünden Fransızlarla herhangi muhtemel bir anlaşmazlık durumunun önüne geçmek gibi birtakım saçma düşüncelerle teklif edilen bu maddeyi hemen hemen kabul etmeye mütemayil vaziyetteydi. Atatürk, bunu öğrenince ve geç vakit İsmet Paşa'nın köşkünde bu konu üzerinde Bakanlar Kurulu görüşmelerinin cereyan ettiğini haber alınca sinirlendi. Dolmabahçe Sarayı'ndaydık. Bu Arapça meselesini duyar duymaz sofrayı dağıttı. Misafirler gittikten sonra emir verdi: Telefonla, Ankara'da İsmet Paşanın köşkünü bulduk. Saraçoğlu Şükrü Bey telefona geldi. Ben de telefonu aldım, Atatürk'ün emirlerini Saraçoğlu'na tekrarladım. Atatürk hiddetle: -İskenderun Sancağının nerede olduğunu dahi bilmeyen Fransızlar, özellikle başlarında bir Alman cenderesi dururken Hatay için, muharebe yapamazlar. "Ben Hatay'ı alacağım!" diye oradaki Türk çocuklarını Arapça öğrenim yaptırmak üzere Şam medreselerine mi göndereceğiz? Ne zihniyettir bu? Diye hükümete acı acı ihtarda bulunarak ve emirler vererek teklif edilen maddeyi reddettirmiş ve Fransızlara istediğini yaptırmıştı.
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Atatürk'ü, tek parti taraftarı, devlet otoritesine dayanarak mevkiinde kalmak isteyen bir parti şefi gözü ile görmek isteyenler, çok büyük insafsızlığa düşerler. Bu memlekette tedrici bir tekâmülle milletin hâkimiyetine tamamiyle sahip olacak bir hal ve seviyeye gelmesi Atatürk'ün gerçekleşmesini temenni ettiği en büyük idealdir. İnkılapların memlekette kökleştiği ümidiyle milletin doğrudan doğruya reyine müracaat edilmesi ve çok partili demokratik rejime gidilmesi için yaptığı müteaddit denemeler, teşebbüsü doğrudan doğruya kendisine ait olan hareketler, bu ideale bağlılığının sarih (açık) işaretleri idi. Tek partili rejimin nasıl bir esaret rejimi olduğunu, çok kişinin belki tuhafına gider, bu memlekette Atatürk kadar anlayan ve bundan Atatürk kadar muzdarip olan vatandaş hemen hemen yok gibidir, denilse yeridir. İsmet Paşa'nın başvekil olarak memlekette tesis ettiği totaliter idareden vatandaşlar ne kadar muzdarip olmuşlarsa, Atatürk de belki o vatandaşlardan daha fazla ıstırap çekmiştir.
Atatürk, yaradılışı itibariyle, ahlâken, ruhen demokrat bir adamdı. Daima halkın içinde geçen hayatı buna en güzel şahit, şaşmaz bir misaldi. Açık konuşmayı, serbest münakaşayı severdi. Büyük ve kuvvetli bir milletin, ancak efendi ruhlu, şahsiyetine sahip, haysiyetinin ve her türlü hak ve hürriyetlerinin mahfuz bulunduğundan emin, icabında müşterek bir milli vicdan etrafında selâbetle (sağlamlıkla) toplanmasını bilir, atılgan, fedakâr fertlerden terekküp edebileceğine kani idi.
"Atatürk mütevazi büyük bir adam olduğu için yaptıklarını kendine mal etmezdi. Bir gün bir seyahatlerinde halktan biri kendine şöyle bir sual sormuştu: - Yaptıklarınız için siz nereden ilham aldınız? Atatürk bu suale tek bir kelime ile cevap verdi: - Milletimden! Atatürk daima “Millet vasfına layık olmak bir topluluk için takip edilecek doğru yolu ve istikameti gösterecek en emin rehber ve mürşit, ancak maşeri vicdan ve milli benlik, milli izandır. Tecrübelerimizin, ilim ve aklın bize tavsiyesi de ancak budur. Bunun haricinde bir mürşit, bir reis aramak gaflettir, cehalettir, dalâlettir!” buyururlardı."
Rusların onbeşinci yıl dönümünde yaptıkları merasimde bulunmak üzere bir heyetle Moskova'ya gittiğimiz zaman o zamanın hariciye komiseri olan Çiçeri'nin heyetimize hitaben verdiği bir nutukta: "- Mustafa Kemal gibi büyük çapta kudret sahibi bir adamın başınızda bulunması sizin için ne kadar büyük bir kuvvet ise, onun dostluğu bizim için de aynı şekilde kuvvet ve bahtiyarlıktır!" Demesi bir Türk olarak göğsümüzü ne kadar kabartmış, bizi ne kadar gururlandırmıştı.
Sayfa 63·Kitabı okudu