Merhaba, ben Ziba. Komik bir giriş oldu, değil mi? Aslında planlamak istiyordum ama akışına bırakmayı seçtim. Bu, ilk sadece kendi isteğimle, kendim için yazma deneyimim.
Kafamda hep kendi kendime konuşurum, hayal ederim, kurgular kurar, yazıyormuş gibi yaparım ama asla yazmam. Belki de yazamam. Belki de yazmaktan korkuyorum. Ama artık bir kitap yorum serisi oluşturmak istedim. Çünkü korkağım.
Unutmaktan ve okumamla edindiğim farkındalığı kaybetmekten, kitapların beni dönüştürdüğü kişiyi yitirmekten korkuyorum. Son zamanlarda bunun yavaş yavaş gerçekleştiğini düşünmeye başladım. Ve bu korku, yazmaktan, kendimi ifade etmeyi becerememekten ve yargılanmaktan—benimle bütünleşememiş, kendi kendimi yargılamamı kastediyorum—daha ağır geldi sonunda.
Neden tam şu anda oldu bu? Bi anda, içten gelen bir huzurla aklıma gelenleri yazıya dökmeye başladım. Belki zamanı geldi, belki de okuduklarımın etkisidir; ya da artık adını anmaktan tiksindiğim, beni hapseden, ellerimi zincirleyen, zihnimi köleleştiren sosyal medyanın çürüttüğü okuma alışkanlığımı yeniden kazanmak için küçük bir başlangıç yapmaya karar verdiğim Stefan Zweig'in Olağanüstü Bir Gece kitabından kaynaklanıyor olabilir.
Uzun bir süre çevremdeki insanların bazı şeylere karşı kayıtsız kaldıklarını düşündüm. Hatta bu düşünce rüyalarıma yansıdı. Rüyamdakilerin yaşanan olaylar karşısında adeta bir robot ya da bir et parçası gibi tepkisiz olduğunu gördüm. Ama asla kendime toz konduramadım; her zaman doğru olduğumu düşündüm.
Çok da uzun olmayan bir süre önce aldığım bir veda mesajı beni derinden etkilemesi gerekirken, hiç üzülmedim; yalnızlık veya özlem duymadım. Üzülmek istedim ama olmadı. İçimden gelmedi. Tuhaftı, şaşırmıştım. Neden bir şey hissetmedim? Ama bu yaşanandan sonra bile farkına varamadım. Kendimi güçlü,