Afra

Afra
@Zynpra
Edebiyattan çürüdüm
Ben korku değilim kapı aralarında Pencerenin infilâkı değilim Gölgeleri yüzlerinden tanırım Bir resim bir ressamı ağlatır bir yerlerde Bir eşya bir hamalı Ben hâlâ öğütülen anılarıma değil Değirmene inanırım Bu derin aldanış kimden kalmadır Bu uzaklık, bu diba Söyle bana hindiba Sen nasıl bu kadar kelâmın hası Sen nasıl bu kadar şiir bohçası Sen nasıl bu kadar esrarlı bir mum Sen nasıl bu kadar rüya bahçesi
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
7/10
Sanırım okurken ve incelemesini yazarken en zorlandığım kitap oldu. Şöyle bir dönüp baktığım da otobüste, metroda, evde sürekli elimde olan ama bir türlü bitmeyen bir kitaptı benim için. Bir noktadan sonra kitapla kavga etmeye başladım. Neden bilmiyorum ancak kitap akmadı. Belki de 34 yaşında, eserlerini sistemleştiremeden ölmesi, Kökler’in bu kadar "tamamlanmamış" ve bazen yazarın kendi fikri değilmiş gibi duran savruk yapısını açıklayabilir. Her ne kadar İkinci Dünya Savaşı sonrası Fransa’sı için yazılmış bir "yeniden yapılanma raporu" gibi pazarlansa da, elimizdeki saf bir siyaset felsefesi metni. Kitapdan çok yazar etkiledi beni açıkçası. Öncelikle ona değinmek istiyorum. Simone Weil 1909’da doğuyor ve 1943’te ölüyor yaklaşık 33 yıllık kısa bir hayatı var. Kendisi bu süreçte İspanya İç Savaşı’na katılan, fabrikalarda ve tarlalarda işçilik yapan, "Özgür Fransa" için savaşan aktif bir figür. Vichy hükümeti, Hitler falan… Aslında burada söylemek istediğim şey, yazarın düşünsel dünyası ne kadar hareketliyse aynı oranda aktif bir yaşam içinde kendisi. Thomas Eliot’un önsözde uyardığı gibi; onu "mistik, anarkosendikalist, Yahudi, Katolik veya Stoacı" gibi etiketlere hapsetmek hata olur. Weil, tüm bu uçları optimum bir dengede buluşturmaya çalışıyor. Ancak bu "herkesten bir parça alma" çabası, onu döneminde yalnızlaştırmış: Solcular için fazla dindar, sağcılar için fazla devrimci kalmış. Yine de modern dünyanın tehlikesini erkenden koklayan, "kökleri koparmanın özgürleştirici olduğu" şeklindeki zehirli fikre karşı duran vizyoner bakışı hayranlık uyandırıcı. Önsözü okuyunca istemsiz bir heyecan duydum. Çok iyi bir önsöz, yazar ve kitap hakkında çok güzel noktalar içeriyor. Yazara dönersek, Avrupa Birinci Dünya Savaşı’na yaklaşırken ve savaş sırasında iken
1000Kitap
KöklerSimone Weil · Ketebe Yayınları · 202133 okunma
Kitlelerin fiziksel olarak doyurulup ruhsal olarak esir alınması
Şu sıralar Birleşmiş Milletler, özellikle de Amerika, zamanını Avrupa’nın açlık çeken halklarına seslenmekle harcıyor: Silahlarımızla size tereyağı temin edeceğiz! Bu söylem yalnızca onların bunu yaparken, hiç de aceleleri olmadığını gösterir. Tereyağı verildiği an, insanlar topluca üzerine saldıracak ve hemen sonra hangi ideolojiye ait olursa olsun, onlara usulüne göre sarmalanmış sevimli silahları gösterenlere yönelecekler.
Sayfa 102
1000Kitap
O akşam kızımla birlikte soy ağacı yapmaya karar veriyoruz. Sülaledeki tüm yaşayanları ve ölüleri hafızasında taşıyan kişi daha yeni vefat etmişken, bu iş neredeyse imkansız görünüyor. Ama, itiraf etmeliyim, bunu yapmak büyük bir teselli sağlıyor. Kendini ve ölen kişiyi ailenin çatallanan dalları arasına, dal budak salmış o tacın üzerine yerleştirmek, ölümü daha doğal kılıyor, bir anlamda teselli sunuyor, evet anlam ve teselli. Ağaç canlı, dallarında onca ölünün aslı olmasına rağmen.
Sayfa 100·Kitabı okudu
1000Kitap
7/10
·208 syf.··
2026 1. kitabı
Gospodinov, Bahçıvan ve Ölüm’de kaçınılmaz sonun etrafında dolanan küçük anların içine davet ediyor bizi. Roman, babasının hastalık süreci ve ölümü çevresinde şekillense de esasen ölümün kendisinden çok, ölümle birlikte yaşayanların zamanı nasıl deneyimlediği üzerine yazılmış gibi. Anılar, kısa düşünce parçaları, çocukluk sahneleri ve bahçeye dair gözlemler arasında gidip gelen parçalı yapı, romanın hem en güçlü hem de en tartışmalı yönlerinden biri. Parçalı yapı, bazı okurlar için derinlikli; bazıları için ise dağınık ve kopuk hissedilebilir. Ben Gospodinov’un günlüğü elimdeymişcsine bir hisle okudum açıkçası. Aslında "dağınık" görünen o yapı, insan zihninin ve yas sürecinin en doğal yanı bence. Yas tutarken beyin kronolojik bir takvimle çalışmıyor; bir koku, bir ışık süzülmesi veya bahçedeki bir budama makası bizi 20 yıl öncesine fırlatabiliyor. Gospodinov da kronolojik bir anlatıyı reddederek bize şunu hatırlatıyor: “Yas tutan bir zihin, zamanlar arasında sıçrayan bir göçebedir.” Bu kopuk hissettiren geçişler aslında hayatın en çıplak ve gerçekçi hali; hiç aklımızda yokken çocukluğumuzdan bir anının bugüne sızması gibi. Ayrıca Gospodinov’un dili bilinçli bir sadelik taşıyor. Kısa, kırık dökük cümleler, büyük laflardan kaçınarak ölümün ağırlığını sessizce hissettirmek için yapılmış estetik bir tercih. İşte bu estetik tercih çoğu kişinin hoşuna giderken birçoğunun kitabı beğenmemesine neden olmuş bence. Bence acıyı dramatize etmeden ve romantikleştirmeden anlatmanın harika bir yolu. Gospodinov’un en güçlü hamlesi ise, ölümü doğal bir süreç olarak konumlandırmasında yatıyor. Bahçe; büyümenin, çürümenin, beklemenin aynı anda var olabildiği bir mekan. Bu da ölümün doğallığını sade ama etkili biçimde yansıtan bir metafor. Romanın merkezinde ölümden çok zaman var.
1000Kitap
Bahçıvan ve ÖlümGeorgi Gospodinov · Metis Yayınları · 202514,4bin okunma