Zor ZamanlarCharles Dickens
Kitap ilk bakışta oldukça ağır, kuru ve duygudan yoksun görünebilir. Hele ki daha önce Büyük Umutlar ya da İki Şehrin Hikayesi gibi daha sürükleyici Dickens eserlerine alışmış bir okur için bu kitap, yer yer gerçekten “sıkıcı” olabilir.
Kitapta geçen “Coketown”, Dickens’ın yarattığı hayali bir sanayi kentidir ama bir anlamda dönemin tüm İngiltere’sini temsil eder. Fabrikaların birbirine benzeyen bacaları, insanların birbirine benzeyen hayatları, çocukların ezberci eğitim sistemiyle şekillenen düşünceleri... Tüm bu unsurlar, kasıtlı bir tekdüzelikle anlatılır. Yani kitabın "sıkıcılığı", aslında Coketown’un ruhsuzluğunun bir yansımasıdır. Bu belki de bilinçli bir tercihtir.
Gradgrind karakteri, mantığın, istatistiğin, gerçeklerin tek doğru olarak görüldüğü bir dünyayı temsil eder. Kitabın başında çocuklara "Gerçekten başka hiçbir şeye ihtiyacımız yok!" diyerek seslenir.
Roman, zaman zaman gerçekten de bir ders kitabı gibi hissedilir. Özellikle eğitimi, ekonomi politikalarını ve işçi-patron ilişkilerini konu aldığı kısımlar, karakterlerden çok fikirleri ön plana çıkarır
Evet, Zor Zamanlar Dickens’ın diğer eserleri kadar sürükleyici veya duygusal değildir. Ancak bilinçli olarak sıkı, düzenli, kuralcı bir yapıya sahiptir
Büyük UmutlarCharles Dickens
Romanın başkahramanı Pip, yetim, saf ve hayalleriyle dolu küçük bir çocuktur. Daha ilk sahnede, mezar taşları arasında kaybolmuş halde, korkmuş ve meraklı bir halde tanırız onu. Dickens, bu sahneleri öyle bir zarafetle işler ki, 19. yüzyıl taşralarının soğuk mezarlığında rüzgarın uğultusu kulağımıza kadar gelir. Pip’in karşılaştığı kaçak mahkum Magwitch, korkunun içinden filizlenen ilk büyüme kıvılcımlarını başlatır.
Satis House… Bayatlamış hayallerin, zamanı durmuş saatlerin, ölümsüzleşmiş kalp acılarının mekanı. Bayan Havisham’ın örümcek ağlarıyla örtülü gelinliği, içindeki bitmemiş törensel hüzünle birleşince, bu ev bir mekândan çok bir ruh haline dönüşür. Estella ise Pip’in hem rüyası hem de lanetidir.
Pip’in Londra’ya gelişi, adeta bir rüyadan uyanış gibidir. Lüks içinde yaşayacağına inandığı bu şehir, aslında karmaşık ilişkiler, yapmacık insanlar ve sahte umutlarla doludur.
Romanın sonunda, Dickens bize kolay bir teselli sunmaz. Her şey eski haline dönmez, ama Pip içsel olarak olgunlaşır. Yüksek hayallerinin yerini, daha sade ama daha gerçek bir iyilik ve anlayış alır.
Nasıl ÖlünürEmile Zola
Nasıl Ölünür?” adlı bu kısa anlatıda, ölümün sosyal sınıflara göre nasıl farklı yaşandığını beş ayrı tabloyla gösterir. Her biri başka bir sınıfa, başka bir ahlaka, başka bir “veda biçimine” aittir. Sanki ölümün kendisi sabittir ama “nasıl öldüğümüz” sınıfsal kaderimiz kadar belirlenmiştir.
Nasıl Ölünür?”, ölümle ilgili en sade, anlatılardan biridir.
Zola burada romanlarındaki çok sesli dünyayı bir sessizlik ile böler
Beş oda, beş sınıf, beş ölüm…
Ama tek bir soru kalır: "Sen nasıl öleceksin?"
SuçluyorumEmile Zola
Yahudi asıllı subay Alfred Dreyfus, casuslukla suçlanarak ömür boyu hapse gönderildi. Gerçek suçlunun Esterhazy olduğu anlaşılmasına rağmen ordu hatasını kabul etmedi. İşte Zola bu adaletsizliğe karşı çıkarak mektubunu yayımladı.
Metin, derin bir vicdan çağrısı yerine yer yer politik tiyatroya dönüşüyor.
Zola metninde orduyu, hükümeti, medyayı ve yargıyı topyekûn hedef alıyor. Ancak mesele oldukça karmaşık. Zola’nın yaklaşımı siyah-beyaz, biz ve onlar ikilemine dayalı. Oysa tarihsel adalet, daha geniş bir bakış istemez mi?