Önemli sorun, bireyin ve türün hayatta kalmasını güvence altına alma işlevi gören "organik dürtüler" (önceleri "içgüdüler" olarak adlandırılan yiyecek, kavga, kaçma, cinsellik dürtüleri) ile kalıtımsal olarak programlanmayan ve bütün insanlarda ortak olarak bulunmayan "organik-olmayan dürtüler" (karakter kökenli tutkular)-sevgi ve özgürlük isteği, yıkıcılık, özseverlik, sadistlik, mazoşistlik- arasındaki ayrılıktır.
İnsanın ikinci doğasını oluşturan bu organik-olmayan dürtüler, sık sık organik dürtülerle karıştırılır. Tartıştığımız konuyla ilgili bir durum, cinsel dürtüdür. Ruhçözümsel gözlemler iyice ortaya koymuştur ki, öznel yönden, ilgili fizyolojik dışavurumları da dahil, cinsel istek olarak hissedilen şeyin yoğunluğu, çoğu kez, özseverlik, sadistlik, mazoşistlik, iktidar arzusu ve hatta kaygı, yalnızlık, sıkıntı gibi cinsel olmayan tutkulardan ileri gelir.
Örneğin, özsever bir erkek için bir kadın görmek, cinsel yönden heyecanlandırıcı olabilir çünkü nasıl çekici olduğunu kendine kanıtlama fırsatı heyecanlandırmıştır onu. Ya da sadist bir kişi, bir kadını (ya da duruma göre, bir erkeği) elde etme ve denetleme olanağı karşısında cinsel yönden heyecanlanabilir. İşte yalnızca bu güdü, birçok insanı yıllarca duygusal yönden birbirine bağlamıştır; özellikle birinin sadistliğiyle ötekinin mazoşistliğinin uyum içinde olduğu durumlar için doğrudur bu. Ün, güç ve zenginliğin, kişiyi, eğer belirli bedensel koşullar da varsa, cinsel yönden çekici kıldığı pekiyi bilinir. Bütün bu durumlarda fiziki arzu, böylelikle doyuma ulaşan cinsel olmayan tutkular tarafından harekete geçirilir. Gerçekte, kaç çocuğun, bugün dünyada bulunmalarını, sevgiyi bir yana bırakalım, gerçek fiziksel çekicilikten çok, kendini beğenmişliğe, sadistliğe ve mazoşistliğe borçlu olduğunu herkes