Ugandalı anne ise (teknolojik açıdan gelişmemiş pek çok kültürde olduğu gibi) doğumdan beş dakika öncesine kadar günlük yaşamını sürdürmektedir. Doğum yapabileceği bir yere çekilir, çömelir, bebeğini doğurur (bazen bir ebenin yardımıyla, bazen yalnız başına) ve bir saat içinde günlük işlerine kaldığı yerden devam eder. Gelişmiş Batı kültürü deyince akla ilk gelen ülkelerden ABD ise dünyanın en pahalı sağlık sistemine sahiptir ve doğumu da büyük bir ekonomik krize dönüştürmektedir, çünkü bu ülkede çocukların hemen hemen hepsi hastanelerde doğmaktadır. Buna karşın ABD'deki bebek ölüm oranı şaşırtıcı derecede yüksektir. Ayrıca, yalnız bebekler değil, anneler de rekor bir yüzdeyle ölmektedir. Bir gazetenin ilk sayfasındaki habere göre, doğum kontrol hapları tehlikelidir, ama doğum daha da tehlikelidir. En azından, ABD'deki durumun böyle olduğuna katılmamak elde değil.
Hollanda'daki doğumların büyük çoğunluğu ise evde gerçekleşmektedir. Bu doğumlar sırasında yalnızca bir ebe hazır bulunur (her ne kadar acil durum hizmeti hazırda beklese de). Sonuç olarak Hollanda, kısa süre öncesine kadar, tıbbi istatistikler tutan, teknolojik açıdan gelişmiş ülkeler arasında en düşük bebek ölüm oranına sahip ülkeydi. (Bu unvanı İsveç devraldı.)
Doğum, Amerika'da, teknolojiyle gerçekleştirilen ve kâr yaratan bir olaya dönüştürülmüş durumda. Hamilelik resmen bir hastalıkmış gibi muamele görüyor ve bu hastalığı sona erdiren deva da teknolojik bir ameliyat oluyor. Böylesi doğum entrikalarına pabuç bırakmamaya kararlı olduğunuzda ise ya cezai ihmal ile suçlanıyorsunuz ya da diplomasız doktorluk (hamilelik hastalığını tedavi ettiğiniz) için yargılanıyorsunuz. Bir bebeğin doğumu için binlerce dolar masraf yapılıyor (birinci sınıf doğum için fiyat ikiye katlanıyor; hızlı, ucuz, kelle
Rahimdeki bebeğin oksijenini anne sağlar, kordon ve plasenta üzerinden doğrudan bebeğin akciğerlerine ulaştırır. Akciğerlerin tamamen işlevsel hale gelmesi ve bu işlevi düzenli olarak sürdürmeye başlaması yaklaşık beş dakika alır. Akciğerler bir kez işlevsel hale geldi mi, kalp, kordondan gelen kanın akışını keser ve vücuttaki kanı akciğerler üzerinden dolaşıma sokar. Doğa, bu kritik değişim sürecinde herhangi bir aksaklık olmaması için bir tür "arıza güvenliği mekanizmasını" çalıştırır, çünkü azıcık oksijen yoksunluğu bile beyinde ciddi hasarlara neden olmaktadır. (Beynin oksijen tüketimi, vücudun geri kalanının tüketiminden çok daha fazladır.) Söz konusu güvenlik mekanizması, kordonun ve plasentanın ta kendisidir: Plasenta, bebeğin kanının ve oksijeninin %30'unu rezerv olarak içinde barındırır, kordon ise bebeğin bu rezervle bağlantısını güvenceye alabilmek için yaklaşık 65 cm uzunluğa sahiptir. Bu uzunluk sayesinde bebek, kordonla bağlıyken (oksijen rezervlerinden ayrılmamışken) bile rahmin dışında, annenin göğsünde yatabilir.
Her şey yolunda gitse bile doğum, bebek için potansiyel bir travmadır. (Şunu aklımızda bulunduralım: Söz konusu bebek, zeki, uyaranlara karşılık veren ve bilgi yapılandırmakla meşgul olan bir canlıdır; beyin sistemi ise, orana vurduğumuzda, vücudunun geri kalanının beş katı büyüklüğündedir.) Bu yüzdendir ki anoksi, yani oksijen yetersizliği, tüm insanların paylaştığı asal korkulardan biridir ve son derece güçlü "savaş ya da kaç" tepkilerine neden olur. (Dış koşullardaki hızlı değişikliklerden ne pahasına olursa olsun kaçınmaya çalışmamız da yine doğumdaki
sarsıntıyla ilgilidir.)
Yeni doğmuş bebeklerin her biri kendine özgü bir hareket dağarcığına sahiptir (ve hareketlerin konuşma ile eşleşmesi doğumdan yaklaşık on iki dakika sonra gözlemlenmeye başlanır), bu nedenle, bebeğin böylesi hareket örüntülerini rahimde yapılandırdığını, en azından buna yönelik kaba bir hazırlığı orada tamamladığını kabul etmemiz gerekir.
Kaygı ve korkularımızdan filizlenen tüm yanlış kanılarımız doğumhanede bir araya geliyorlar ve tıpkı bir saatli bomba gibi işlediği için uzun zaman farkına varılmayan bir felakete neden oluyorlar. Suçu işleyen kişilerin hiçbiri bunun sonuçlarıyla boğuşmak zorunda kalmıyor, çünkü patlama yavaş bir füzyon biçiminde gerçekleşiyor ve öylesine geniş alana yayılan, kapsamlı bir hasar yaratıyor ki, kimse oturup da bombayı kimin faal hale getirdiğini araştırmaya zahmet etmiyor. Günümüzün yanlış kanıları, o tuhaf maskeleri ve önlükleri giymiş, ellerinde sayısız mekanik sihirbazlık aletiyle doğayı alt etmeye çalışan belli bir grup doktorda cisim bulmuş durumda. En az mekanik aletleri kadar büyük çeşitliliğe sahip kimyasallarıyla kurban-hasta-anneyi sözde sakinleştiriyorlar ve onu bu tuhaf karabasanın içindeki kaygı ve korkulardan uzak tutuyorlar. Egonun, paranın ve gücün oynadığı bu oyunda arka planda kalıp gözden yitirilen ise dünyaya gelmeye çalışan yaşam, yani bebeğin kendisi oluyor. Herkesin de "bildiği" üzere, psikolojik olarak henüz farklılaşmamış bu organizmanın bilinci, algılaması, duyuları veya başka herhangi bir psikolojik işlevi yok. O halde farkındalığa da sahip değil. Dolayısıyla yaklaşım, genel çizgileriyle şöyle: Bebeği bir an önce ayakaltından kaldıralım da tiyatromuzu yetişkinler olarak ağız tadıyla oynayalım.
Ugandalı anne, doğuma beş dakika kaldığında bile ev işleriyle ilgilenmektedir. Doğumdan bir saat sonra ise artık sokaklardadır, bebeğini komşularına ve akrabalarına göstermeye koyulmuştur.