Bugün karşımızda duran tablo, bir toplumun yavaş yavaş çözülüşü değil, bir enkazın üzerinde tepinenlerin arsız şölenidir. Hukuk, mülkün temeli olmaktan çıkıp, güç sahiplerinin altına serdiği bir paspasa dönüştürüldü. Adalet kavramı ise, artık sadece suçlunun yakasına yapışan bir el değil, suç ortağını koruyan bir kalkandır. Herkesin her şeyi bildiği ama kimsenin hiçbir şeyi umursamadığı bu sahte dekorun içinde, yozlaşma artık bir istisna değil, hayatta kalmanın yegane kuralı haline geldi sayın insanlar.
Bugün kanunlar, bir örümcek ağı gibi küçük sinekleri yakalarken, büyük başların delip geçmesi için kasten gevşek dokunuyor. Hukuksuzluk bir virüs gibi bünyeye girdi ve en kötüsü de bünye bu virüsü artık kanıksadı. Bir haksızlık görüldüğünde yükselen sesler, vicdanın haykırışı değil "Sıra bana ne zaman gelecek " korkusunun yankısıdır. Ahlaki bir çürüme bu, köklerden başlayıp dallara kadar uzanan, dokunduğu her şeyi karartan bir kanser. Liyakatin yerini sadakate, zekanın yerini kurnazlığa bıraktığı bu düzende, dürüst kalmaya çalışanlar adeta birer müzelik eşya muamelesi görüyor. Toplumun üzerine çöken bu kolektif körlük, bizi birbirimizin kurdu haline getirdi.
Gerçek şu ki; adalet saraylarının önündeki heykellerin gözleri bağlı değildir, onlar artık sadece görmezden gelmeyi öğrenmişlerdir. Kendi çıkarlarını kamu yararı ambalajıyla pazarlayanların, hukuku bir laboratuvar faresine çevirip üzerinde deney yapanların hüküm sürdüğü bir çağdayız. Bu yozlasma, sadece tepedekilerin suçu değil, bu oyunun sessiz figüranları, her haksızlığa boyun eğenler ve gemisini kurtaran kaptan sığlığına sığınanlardır. Eğer bugün bir hukuk devletinden değil de bir kabile ormanından bahsediyorsak, bunun sebebi ormandaki her ağacın kendi gölgesini kurtarmaya çalışırken ormanın yanışını