Berken

Berken
Ne li vir im, ne jî li wir… Artık alıntıları paylaşmayı bıraktım, okuduklarım sadece bende kalsın. Buraya ise sadece ara sıra bir şeyler karalamak için uğrayacağım.
İnşaat Mühendisi
İstanbul
Bakur, 9 Nisan 1999
33 okur puanı
Nisan 2026 tarihinde katıldı
Şu anda okuduğu kitap
Normalleşen anormallik
Bugün karşımızda duran tablo, bir toplumun yavaş yavaş çözülüşü değil, bir enkazın üzerinde tepinenlerin arsız şölenidir. Hukuk, mülkün temeli olmaktan çıkıp, güç sahiplerinin altına serdiği bir paspasa dönüştürüldü. Adalet kavramı ise, artık sadece suçlunun yakasına yapışan bir el değil, suç ortağını koruyan bir kalkandır. Herkesin her şeyi bildiği ama kimsenin hiçbir şeyi umursamadığı bu sahte dekorun içinde, yozlaşma artık bir istisna değil, hayatta kalmanın yegane kuralı haline geldi sayın insanlar. Bugün kanunlar, bir örümcek ağı gibi küçük sinekleri yakalarken, büyük başların delip geçmesi için kasten gevşek dokunuyor. Hukuksuzluk bir virüs gibi bünyeye girdi ve en kötüsü de bünye bu virüsü artık kanıksadı. Bir haksızlık görüldüğünde yükselen sesler, vicdanın haykırışı değil "Sıra bana ne zaman gelecek " korkusunun yankısıdır. ​Ahlaki bir çürüme bu, köklerden başlayıp dallara kadar uzanan, dokunduğu her şeyi karartan bir kanser. Liyakatin yerini sadakate, zekanın yerini kurnazlığa bıraktığı bu düzende, dürüst kalmaya çalışanlar adeta birer müzelik eşya muamelesi görüyor. Toplumun üzerine çöken bu kolektif körlük, bizi birbirimizin kurdu haline getirdi. ​Gerçek şu ki; adalet saraylarının önündeki heykellerin gözleri bağlı değildir, onlar artık sadece görmezden gelmeyi öğrenmişlerdir. Kendi çıkarlarını kamu yararı ambalajıyla pazarlayanların, hukuku bir laboratuvar faresine çevirip üzerinde deney yapanların hüküm sürdüğü bir çağdayız. Bu yozlasma, sadece tepedekilerin suçu değil, bu oyunun sessiz figüranları, her haksızlığa boyun eğenler ve gemisini kurtaran kaptan sığlığına sığınanlardır. Eğer bugün bir hukuk devletinden değil de bir kabile ormanından bahsediyorsak, bunun sebebi ormandaki her ağacın kendi gölgesini kurtarmaya çalışırken ormanın yanışını
1000Kitap
Reklam
Gece yarısını çoktan geçti, saatin tik takları bile yorulmuş gibi daha ağır vuruyor odaya. Pencereden sızan o solgun sokak lambası ışığı, masanın üzerindeki yarım kalmış çay bardağına çarpıp kırılıyor. İnsan bazen sadece uyuyamadığı için değil, uyanık kalmaya mecbur hisseden bir düşünce yumağına dolandığı için sabahtı eder ya, tam öyle bir boşluk bu. ​Dostoyevski'nin o meşhur yer altı adamı gibi, kendimizi kendi karanlığımıza hapsetmekte üstümüze yok aslında. Zihnimizdeki o bitmek bilmeyen uğultu, gündüzün gürültüsünden çok daha ağır basıyor şimdi. Bir yandan bir şeyler inşa etmeye çalışıyoruz; hayatın, betonun, demirin ve sorumlulukların arasında kendimize sağlam bir temel kazıyoruz. Ama o temel bazen o kadar derine iniyor ki, insan orada neyi aradığını, neden yola çıktığını unutur hale geliyor. Her şeyin bir istatistikten, bir sayıdan ya da bir rapora sığdırılmış bir başarıdan ibaret görüldüğü bu çağda, asıl mesele, o raporların dışında kalan, kimsenin görmediği o sızıyı fark etmekte gizli herhalde. ​Ömür dediğin, bazen kalın bir romanın sayfalarını hızla çevirmek gibi. Ama biz o sayfaların arasındaki dipnotlarda takılıp kalıyoruz. Kimisi bir gülüşe, kimisi hiç gerçekleşmemiş bir ihtimale, kimisi de sessizce beklediği o doğru ana kilitliyor kendini. Zamanı gelince diye ertelenen her şey, aslında ruhumuzda küçük çatlaklar oluşturuyor. O çatlakları kapatmaya çalışırken de asıl manzarayı kaçırıyoruz. ​Şimdi dışarıda sessiz bir dünya var. Belki birileri uykusunda en güzel rüyalarını görüyor, belki birileri benim gibi tavanı seyredip hayatın o tuhaf ironisiyle hesaplaşıyor. Ama nihayetinde, sabah olup o ilk ışıklar odaya dolduğunda, yine maskelerimizi takıp her şey yolunda diyen o profesyonel dünyamıza dönecez. Yine de bu geceki o derin sessizlik, aslında kim
Edebiyat
Rojekê li şantiyeyê, pompa hîdrolîk a kepçeya şantiyê Beko Loder xirab bû. Ya hîdrolîk diteqe, ya sensor dîn dibe... Ez jî di nav heriyê de mame, destên min bûye rûn û mazot. Tam di wê kêliyê de, hevalekî min ê entelektuel(!) li min gerîya. Dengê wî mîna bilbilan tê: -Keko, min pirtûka dawî ya Tolstoy xwend, ez di nav melankoliyekê de me, tu çi dikî? ​Min nêrî ku rûnê makîneyê li rûyê min xistîye, min got: -Kero, tu di nav melankoliyê de yî, lê ez di nav rûnê hîdrolîk de me! Tu li Tolstoy dinêrî, ez li sensorê ku dîn bûye dinêrim! ​Min telefon girt, min nêrî ku gramê zêr ketiye binê heriyê. Dilê min şewitî! Min got "Xwedêyo, em hem felsefeyê dikin, hem xebatê, lê çima her gav em zerar dikin? ​ Hevalek min hat ba min û got: -Şef , tu dizanî ew kesên ku dibêjin me 5 hezar pirtûk xwendine li ku ne? Min got: Li ser 1000Kitap'ê fînanseya rihê xwe dikin, xêr e? Ev keniya û got: -Welleh bila werin vir, bila pirtûkekê deynin binê vê tekerê kepçeyê, ka em binêrin felsefeya wan dikare vê makîneyê bimeşîne? Mirovê ku gramê zêr û xira bûna pompayê nedîtiye, bila behsa edebiyatê ji me re neke! ​Wê rojê min fêm kir; kaxiz û pirtûk bi hêsanî tên xwendin, lê xwendina halê şantiyeyê û tabloya zêr felsefeya herî kûr e. Em bi pirtûkan re herin bihûştê, lê bi vê pompaya xirab em her roj diçin dojehê.
Kurdî
Dîroka me, ne tenê di pirtûkên tozgirî de, di kûrahiya dengê dayikekê û di nexşê kevirên çiyayan de hatiye nivîsandin. Gava mirov berê xwe dide koka vê dîrokê, rastî bîranîneke wisa tê ku mîna çemê Dîcleyê carna dilerize, carna jî bi heybet diherike. Me ev qeder, ne bi murekkebê, bi xubarê riyan û bi bêhna berfê li ser rûyê erdê nîgar kiriye.
Kurdî
Hatıralar kaprislerle ve hala küçücük bir ayrıntısı, an­lamsız bir gürültüsüyle bize eziyet eden yaşanmışlıkların görüntüleriyle dolu.
Edebiyat